28 Mart 2009 Cumartesi

Bereketli Mart

Bu mart ne yazı yaptı be! Baştan bir baktım da bu ay uçmuşum valla. Neyse Nisan'da gene susarım ben zaten. Dengelemek lazım abicim, hem seçim sonrası kriz geliyo diyolar. Tuşlara daha az basıyim ki bilgisayar daha geç eskisin di mi.

27 Mart 2009 Cuma

Muhafazakar Proleterya




Bu cami Penyelüx'ün fabrikasının içinde, ya da bir zamanlar orada Penyelüx varmış. Örgütlenmiş işçi sınıfı her zaman sosyalist olmaz. Olmak zorunda değildir. Hatta muhafazakar ve milliyetçi partilerin kemik seçmenlerinin önemli bir kısmını işçi sınıfı oluşturur. Bu sadece Türkiya'da değil dünyanın bir çok melmeketinde böyledir. Kıbrıs Rum Kesimi'nde, Amerika'da... (Rum Kesiminde zaten solcu olmanın da birinci koşulu milliyetçi olmak olduğu için bir şey farketmiyor gerçi) Bizde de Penyelüx işçisi fabrikanın içine maket bir cami konduruverir... işte böyle.

Levent Nostra Salonu

yazmadı demeyin. Obama'nın başkanlığı bir dönem sürecek. Karakterindeki kararsızlıktan dolayı etkili bir başkanlık yapamayacak. Onun süresi bitince Amerika kendine yeniden muhafazakar bir başkan seçecek, Amerika'da ve dünyada muhafazakarlık, tek eşliliğe inanç, silikleşen sınırların yeniden belirmesi, global ticaretin daralmasını göreceğiz. Gelişmiş ülkelerin üretimlerini gelişmekte olan ülkeleren tekrar kendi topraklarına kaydırdıklarını, modest yaşamanın desteklendiği, üretmenin yüceltildiği, öte yandan bireyselliğin, kişisel korumacılığın şiddetle arttığı, rap'in yerini yeniden kitlesel rock'un aldığı bir döneme gireceğiz. Bu konudaki kehanetlerime devam edeceğim.

İmza Nostradamsız

26 Mart 2009 Perşembe

25 Mart 2009 Çarşamba

El İnsaf Gabriel!

"Anlatmak İçin Yaşamak"tan bir alıntı...

"...Bakire ve çilekeş Fransisca teyze eskiden olduğu kadar emindi kendinden, ürkütücü bahaneler öne sürerek ne mezarlığın anahtarlarını teslim etti son gününe kadar ne de takdis için mayasız ekmek pişirmekten vazgeçti; Tanrı böyle isteseydi ona söylermiş. Bir gün o kusursuz patiskalarıyla odasının kapısına oturdu ve kendi kefenini dikmeye başladı, o kadar özenli bir iş çıkarıyordu ki, ölüm tam iki hafta işini bitirmesini bekledi..."

Babacım el insaf ama ya! Ben de kendimce iki kelimeyi bir ipte çevirmeye çalışan bir insanım. Bunu okuduktan sonra moral kalmıyor ki! Yapma böyle şeyler. Anılarını yazıyorsun üstelik, roman filan da değil. "O gün uyandım, kahvaltı yaptım" filan yaz gözünü seviyim bu ne ama ya!

22 Mart 2009 Pazar

Selçuk'a Son Çağrı

Sevgili Selçuk,
Uzun zamandan beri süren transfer görüşmelerinin bir türlü tamamlanmamış olması biz Fenerbahçelileri çok üzüyor. Biz seni takım yenilirken kulübede taşaklarını kaşıyıp kakara kukuri yapan Selçuk olarak tanıdık ve sevdik. Biz seni takım hücuma çıkarken orta sahada kaptırdığın toplar yüzünden gol yememize sebep olan Selçuk olarak tanıdık ve sevdik. Biz seni ceza sahasının önünde faul yaptıktan sonra götünü dönüp kaleye yürüyen, rakibin oyunu başlattığını bile görmeyen Selçuk olarak tanıdık ve sevdik. Biz seni karşında vızır vızır top yapan Arsenallileri bizimle birlikte tribündeymişcesine, pinpon maçı seyreder gibi seyrederken tanıdık ve sevdik. Biliyoruz ki dünyanın önde gelen bütün büyük kulüpleri seni kadrolarında görmek için ellerinde avuçlarında ne varsa vermeye hazır bir halde kapında yatıp kalkıyorlar. Ama sen birazcık fedakarlık yapıp Fenerbahçemizde kalmak istiyorsun. Buradan Fenerbahçe yöneticilerine sesleniyorum. Lütfen Selçuk'a ne istiyorsa verin. Aurelio'dan sakındığınız paraları Selçuk'a verin ki bu büyük yetenek, İniesta'nın bile kıskandığı bu seçkin orta saha oyuncusu takımımızda kalsın!

Resimdeki On Hatayı Bulunuz


Bu foto bugünkü Milliyet internet sayfasında "İran'da günlük yaşam" adıyla yayınlanan bir seriden alındı. İranlı kadınların muhtelif fotoları arasında bu nedense dikkatimi çekti. Ama o "neden"i bir türlü bulamadım.

21 Mart 2009 Cumartesi

buzsuz Visotski

Oh be başardım! :)

My Country

Dear Foreigner or non-Turk,

To understand the turkish state of mind, you have to accept that you and Turks does not live in your universe. We, the Turkish people have a parallel one. İn that universe a 15 year old Turkish ergen (search it from internet dictinaries) takes place in Lost. Because we, Turks are the "conditio sine qua non"s of that parallel universe. Without us there will be no Lost, even no TV. But you have to understand that this is not because of our schizoid minds.

The jeopolitical and strategic importance of our country made us like that. To be a western but muslim country is much more difficult than you can understand. To be the indispensable in that parallel universe is a gift... and a curse. You can not imagine the responsability of being Turkish!

No my dear foreigner, my dear non-Turk! None of your deep Freuidan psychoanalysis or post-modern political theories can explain the Turkish inferiority complex, as I said, this is not personal, this is a Turkish state of mind and can bee seen in many ways.

İt is not curable, sorry but you have to learn to live with it.


P.S: Except this one



He has his own universe that even we do not understand. We do not know where his "lonely and beatiful country" is.

Bir Sezon Böyle Geçti



Maçı seyrediyoruz, kendi aramızda yorumluyoruz.
"Abi Uğur çok yoruldu çıkarması lazım."
O sırada yedeklerden biri kulübeye geliyor.
"Ahan da Vederson! Tamamdır Uğur çıkıyor."
Vederson kenara gelir. Tabela kalkar.
"Lan! Alex diyo lan! Manyak mı bu herif!"
Alex çıkar, Fenerbahçe berabere kalır.

Bir sonraki maç
"Abi David çok sırıtıyor, iyi diil bugün"
O sırada yedeklerden biri kulübeye geliyor.
"Lan Kazım olmaz! Manyaklaşma Dede! Yanarız lan! Emreciksin duruyo orda diri diri!... Mına koyim Kazım girdi!"
David çıkar, Kazım girer, Fenerbahçe yenilir.

Dünkü maç
"Gökhan kenara beni değiştirin dedi."
"Hah biri çıkıyor!"
"Ulan David niye çıkıyor! Gökhan sakat!"
Bir değişiklik daha
"Hah! Bu sefer Gökhan'ı çıkaracak!"
"Dede senin kafana sıçayım Uğur'u çıkarıp Vederson'u aldı ya!"
Bir değişiklik daha
"Al artık lan şu Gökhan'ı sağ taraf kevgir oldu beeeee!"
"Anam Semih'i çıkardı! Yerine de Gürhan'ı aldı!"

Ve topu karşı sahada tutan iki oyuncu David ve Semih çıkar, ve Bursa oyundan düşen Gökhan'ın kanadından bin atlı akıncılar gibi gelerek iki gol atar ve Fenerbahçe yenilir. Ve yenenler yenilenlerin dikişsiz ak libaslarında silerler kılıçlarının kanını...

Bu adam bu takımın başında olduğu sürece Fenerbahçe benim için bitmiştir. Hayırlı uğurlu olsun.
Sonuna eklemeyi unutmuşum tabi. Allah belanı versin DEDE!



15 Mart 2009 Pazar

Ve

A: Ben çok severdim küçükken Derek Jarman'ı
Düşünce balonu: Nasıl bir küçüklüktür o ben annayamadım.

Devamen

A: Bu kot boyuyor ya, bacaklarım ölü bacağı gibi morardı

Yaran diyaloglar serisi

A: Nereye gidicez?
C: Cevahir'e
A: Ohoo... saat 9'dan önce dönersek siksinler beni
B: Bugün Pazar, sikerler.

Hastasıyım Örümceğin


İstiyorum istiyorum istiyorum! Göbeemin üstünde nefis durur bu, istiyorum bana ne bana ne! Şişman örümcek olamaz mı kardeşim! Belki Türküm! Belki zor bir coğrafyada yaşıyorum! Belki stres katsayım yüksek! Belki kalıtımsal yüksek kolesterolüm var! Bütün bunlar bu dövmeyi kıllı göğsüme yaptırmama engel mi! Örümceklerin özgürleşmesi heteroseksüellerin özgürleşmesini de sağlayacak belki! Bana ne! Bana ne!
Dipnot: Foto kolaj.org'dan alınmıştır.

13 Mart 2009 Cuma


Nuri Bilge'ye

Neden mi yalnız ve güzel ülkem? Aha da işte bu yüzden! Recep Tayyib'in ifadesine dikkat. "Lan! N'oluyo! Van minit! Kafanı da al git ulan"

12 Mart 2009 Perşembe

9 Mart 2009 Pazartesi

Çeeekkkh Eliniii!

İndir elini indiiiir! Tolunay Kafkas'ım ulan ben! Fatih Terim cunyorların sonuncusuyum ulan been! Atomu parçalar gibi parçalarım seni! Karadeniz fırtınası hırçın Tolunay'ım beeen! Çeeeekh! Sen Real Madrid'de kısa pantalonla tek kale oynarken ben jübile yapıyordum oolum! Kim olduğunu sanıyorsun seeen! İnnnndir ulan elini innnndirrrr!

8 Mart 2009 Pazar

Le Jockey Perdu namı diğer Kayıp Jokey


Resme bir on dakika bakınca sen de kaybolacaksın. Sonra da Gebze'ye doğru giderken denizi göreceksin sakın şaşırma.

Bu Arada

Tekirdağ'dan ve Mersin'den takipçilerime selam ediyorum. Tekirdağ'a Mersin'den cezerye, Mersin'e Tekirdağ'dan rakı gönderiyorum. Pelikanlar hala duruyor mu acaba kıyıdaki balıkçı barınağının orda?

Bahar Temizliği

Karalar bağlamaktan sıkıldım. 15 yaşında olsaydım 15 sene daha kara bir sayfa görebilirdiniz. Ama insan yaşlandıkça umut istiyor, açıklık istiyor, ferahlık istiyor hayatında. İçten içe kararmaya başlayan bir şeftali olduğunu anlıyor çünkü. Bundan sonra bir süre böyle, sonra yeşil bir format buldum onu deniycem. Artık kafam kadar bir kafa resmi de yok. Daha sade, daha da sade, blogger.com transvestite diye bir format çıkarırsa anında çakarım, alacalı bulacalı, fosforlu, retro filan bir şeyler olursa anında. Eeeh yeter be! Kadınlığımı yaşayamadım sizin yüzünüzden aaayh!

7 Mart 2009 Cumartesi

Beynim

Saybinden bir ev gördüm bizim sokakta. Sahibinden az kullanılmış bir Türkçe, daha da az kullanılmış bir el yazısıyla anlatıyordu bu derdi.
Nusaybinden bir ev gördüm sonra bizim evde... İnternet sağolsun.
Ve Nü saybinden bir ev gördüm nihayet.
Perdeleri çektim, kapıları sıkıca kapadım. Beynimden çıktım.
Alarmı çalıştırmadım. Nasıl olsa kimse girmiyor benden başka.

Hastasıyım vatandaşın

Maşuk Kürşat Tüzmen: Seni seviyorum.

Emekli Vatandaş: Sevme beni! Ülkeyi batırdınız!

Ben: Canım ülkem seviyorum seni!

Ülke: Sevme beni! Beni batırdınız!

5 Mart 2009 Perşembe

Vladimir Vissotsky


Bir zamanlar hayatımızın göbeğinde Engin Ardıç diye bir adam vardı hatırlar mısınız? Ergenliğimin bütün fırtınalarını yaşarken bile o emmi kadar hırçın olma ihtiyacım duymadım ben. Şekeri varmış gibi gelirdi bana, kendi kendini gaza getiren konuşmasıyla ekrandan fırlayıp yakana yapışacakmış hissiyatı verirdi. Hala bir yerlerde bir şey ama eskisi kadar bir şey değil şu anda. Sevmezdim, artık nerede yaşıyor ve yaşatılıyor onu da bilmiyorum. Ama bana bir katkısı vardır ki belirtmeden geçemeyeceğim.


Ben bu bloga ne niyetle başlamıştım? Günlük tutma alışkanlığı edinmek gibi bir ihtiyaç değil miydi? Öyleydi lan, doğru hatırlıyorum, arasıra seninle didişirim ya sevgili okur, bu meseleyi ancak şimdi çözebildiğin için aslında. Yani ben bu blog alemine girmeden önce, soğuk olduğunu bilmediği denize girmeye çalışan bir mal gibiydim. Sanıyordum ki ben yazacam ben okuyacam. Buraya rahat rahat kimin bacağını sıktığımı yazacağım tramvayda, gördüğüm rüyaları not edeceğim unutmamak için, doya doya küfredeceğim yüzüne yüzüne küfredemediklerimin. Fekat mal olma durumum tam da buraya yazmaya başladığım anda çarptı yüzüme. İlk yazıyı yazdım, yayınladım ve "Anaaaa! Bi dakka lan! Bunu birileri okuyacak şimdi!" dedim. O günden beri kendi kendime gizli ve özel bir günlük yazmamı engelleyen sen okuyucuya gıcık oluyorum ara sıra.


Şimdi bu bizim dizide sıklıkla kullandığımız bir trüktür. Bir sahneyi en helecanlı yerinde keser, merak yaratır, araya başka bir sahne koyar, sonra kestiğin sahneye devam edersin, ilk paragraftan devam ederek coşmuş olan merakınızı doyurayım hemen. Engin Ardıç'ın bu hayatta bana kazandırdığı yegane şey Vladimir Visostkiy idi. Ben ona Türk olduğum için Visotski diyeceğim. Dostoyevskiy'e Dostoyevski dediğim gibi yani. Neyse efendim uzatmayayım meseleyi, bir gün Engin Ardıç'ı okudum ve hayatım değişti. Deeermişim. Hayatım değişmediyse de Visotski'yi buldum. Çünkü o güne kadar bir çok yerde aramıştım.


Üç Yıl Önce...


Lost'un 8. Bölümünü biraz önce seyrettim de kusura bakmayın. Yazının Lost'unu da ben yapayım dedim anasını satayım. (Bu arada bilmeyenler için lostforum.gen.tr) Verdim fleşbek'i verdim fleşforvırd'ı böyle bir karışık, gizemli sembolik olayın içine girdim, allah sonumu hayretsin.


Engin Ardıç'ı okumadan üç yıl kadar önce Beyaz Geceler'i seyretmiştim. (Filmin detaylarını, hatta kendisini, Visotski'nin detaylarını, hatta kendisini internette bulabiliyorsunuz, ulan ne hayat be! Ben bir zamanlar Visotski'nin adını bile üç yıl aradıydım!) Filmin bir sahnesinde Barışnikov, Bolşoy'da eski sevgilisi, şimdi Bolşoy müdiresi hatunun ağzına bir temiz sıçtıktan sonra teybin düğmesine basar. Ve Visotski başlar. (Bu sahne de internette bulunabilmektedir, herşeyi benden beklemeyin bulun rica edecem) O anı, Barışnikov'un dansını, arkada şarkı söylemek için gırtlağına testere soktuğunu düşündüğüm ilahı hayatım boyunca unutmayacağım. Televizyonun önüne çakılıp kalmıştım. Ağzım açık, vücudumdaki bütün tüyler diken diken bu 6-7 dakikalık sahneyi seyrettikten sonra gözlerimin dolduğunu farkettim.


Üç Yıl Sonra (Sağolasın J.J.Abrams)


Engin Ardıç'ın yazısını okumaya başladığımda kızmaya da başlamıştım. Ardıç kuşu Sovyetler'e verip veriştiriyordu her zamanki gibi, yazının gerisini okumamaya karar vermişken birden Beyaz Geceler, Barışnikov, Visotski kelimelerini gördüm. Tam da benim üç yıl önce seyrettiğim sahnenin tarifini yaparak, arkada çalan şarkıyı söyleyen adamın Visotski olduğunu söylüyordu Ardıç. O günden sonra her girdiğim CD satan dükkan'da Visotski aradım, elbette bulamadım. Kim skerdi 90'ların Türkiye'sinde Visotski'ye. Ardıç kuşuna gitmeyi bile geçirdim aklımdan. Ama ben İzmir'deydim o İstanbul'da. Ben yumuşak huylu bir adamdım o Ardıç kuşuydu.


Bu olaydan da iki-üç yıl sonra


Ya gavariyu pa Ruski. Ya itdu vı Tomere. Rusça öğreniyorum. Tömer'e gidiyorum. Üç aylık bir kurstu, bundan 12-13 sene öncesi. Aklımda bunların kalmış olması bile mucize. Herkes işi için lazım olduğunu düşündüğünden kursta. Benim amacım Dostoyevski'yi anadilinde okumak, bir de elbette Visotski. Herhalde parasızlıktan devam edememiştim kursa, şimdi net hatırlamıyorum. Ama o kurs sayesinde Visotski'yi bulabildim. Hem de en sevdiğim müziksel araçta: Plaklarda.


İzmir'de rutin plak avlarımdan birisi için gittiğim eski kitapçılardan birinde yeni gelmiş bir güruh Rus plağının arasında. Rusça konuşamasam da Kiril alfabesini okumayı öğretmişti o üç aylık Tömer kursu bana. (Hala da Rus plaklarını okuyabiliyorum çut çut da olsa) Yüzünü hiç görmediğim için ("o zamanlar internet yoktu yavrularım" "Atıyosun dede, internet hep vardı" "Valla yoktu eşek torun sana yalan mı söyliycem! Aç internetten bak!") beyaz bir plağın üstündeki kara kalem çizimin o olduğunu anlayamamıştım elbette. Ama okumam vardı lan benim, hem de Rusça, başladım harfleri sökmeye. "V... la..d...mir... Vis...o... şu te miydi lan... anam sonu da 'iy'le bitiyor. Anam! Visotski lan bu! Anam! Anam! Anam! Üç tane daha plağı vardı hepsini toparladım tabi. Koşturarak eve gittim, plaklarımı teker teker pikaba koydum, Beyaz Geceler'de çalan şarkıyı arıyorum.


"Koni privedlivye"


Sonra saatlerce, arka arkaya, tüylerim dikeni inmeden dinledim bu şarkıyı. Hem de sözlerini bilmeden. Şimdi internetten bulunca sözlerini bir kere daha anladım bu şarkının neden tüylerimi diken diken ettiğini (nasıl şiir ama). Aha da sözlerine buradan ulaşınız. (Şarkının İngilizce adı Fastidious Horses. Müge şunu bir Türkçe'ye çevirsen ne güzel olurdu be!)


Şimdi dönelim tekrar ikinci paragrafa. Ben neden günlük tutmak istiyordum? Anlatmak İçin Yaşamak'ı okuyorum bugünlerde. İlk on sayfa bile bir kez daha Marquez'den nefret ettmeme yetti de arttı. Anılarımı bir kenara yazmalıyım. O Marquez şerrefsizi kadar çok şey yaşamadıysam da ben de yaşadım lan az biraz. Ve fakat yaş aldıkça daha da diplerde bir yerlere saklanıyor muhtelif isimler ve anlar. Visotski nasıl geldiyse geldi ben bu yazıya başlamadan az önce, hoşgeldi sefa geldi, Mişima geldi şimdi düşününce, bir kaç ay önce Yevgeni Yevtuşenko gelmişti ziyarete, az kaldı ama hüzün bıraktı. Ben çok severdim o adamın şiirlerini. Ben şiir de okurdum fena halde. Bir yıl kadar önce Hasan Hüseyin'in davudi sesinden "Alamanlar sevgili kardeşlerim" diye başlayan bir şiirini aramıştım internetten, bulamadım, demek ki internet herşeye kadir inanır değilmiş henüz, demek ki ara sıra kitaplar karıştırmak gerekiyormuş, demek ki not etmek gerekiyormuş anıları bir yerlere, hafızayi beşer nisyan ile malulmüş.

Hayatımda çok az şey tüylerimi bu kadar diken diken etmiş, gözlerimi doldurmuşken Visotski'yi unutmak bana hiç yakışmamış sevgili okur. Bu lafım sana değil aslında, elbette kendime.
Ben yüklemeyi beceremedim ama Barışnikov'un dansını seyretmek isteyenler için şu, Visotski'me buz istemem, sek severim diyenler için de bu linkleri tavsiye ederim.

Kız Babası Olmak Çok Zor

Hele ki kızışmışsa. Her sokağa çıkışımızda Karabaş denen şerefsizin tacizlerine uğruyorum son iki haftadır. Maya denen gahpe ilk başlarda masum kız ayağıyla Karabaş'la boğuşmaya çalışıyor, Karabaş denen-dediğim Kangal iriliğindeki burnundan başka hiçbir yeri kara olmayan itoğlu it de kızımın arkasına geçip üç puan almaya çalışıyordu. Ben de "Gızııım! Yettim gızııım! Kendini teslim etmeeee!" diyerek elimdeki tasmayı Karabaş'ın gafasına gafasına vurmak suretiyle kendisini olay mahallinden uzak tutmaya çalışıyordum. Başlangıçta sakindim, Karabaş'a medeni iki insan gibi anlaşabileceğimiz, çiçeğini, köpek çikolatasını ve de sahibi olan otoparkçı abilerden birini alıp gelirse belki de kızı verebileceğimi ama bunlar olmadan gerdeğin mümkün olmadığını anlatmaya çalışıyordum. Baktım beni dinlemiyor hayvan, önce bağırmaya, sonra itmeye, sonra da gafasına gafasına vurmaya başladım.

Mayam, güzel kızım herşeyden habersiz kuyruğunu sallarken, son günlerde kuyruğu sallamamaya, bilakis kaldırmaya başladı. Gahpe Maya gözümün önünde Karabaş'a vermeye kalkıyor, ben Karabaş'ı uzaklaştırdıkça onun arkasından gitmeye çalışıyor. Aynı anda Kızım'ı da dolaştırmaya çalıştığım için üç köpeğin kendi aralarında tasmalara dolanmaya, sonra da beni de tasmaya dolamaya başladılar. En son kendimi Maya, Karabaş ve Kızım'a dolanmış bir şekilde bulunca yumruğumu masaya vurdum, Burzum'un solisti gibi böğürerek Karabaş'a bir "Sitireaaa!" çektim, kendimi tasmalardan azad ettikten sonra, boşa gideceğini hesaplayarak bir de Gölden Kalkan Turna tekmesi salladım Karabaş'a ve bilerek ıskaladım. Karabaş en sonunda pabucun pahalı olduğunu, mahalledeki her kızışan dişiyi düdükleyemeyeceğini, en azından benim çatım altında yaşayanları düdükleyemeyeceğini anlayarak on metre uzağa çekildi. Eve gelene kadar bizi o on metre mesefayi koruyarak takip etti, ben apartman kapısını açmak için dikkatimi oraya verince, farketmediğimi sanarak gene sinsice yaklaşmaya kalktı, anında yerde taş aranma moduna geçtim ve "Daş yok mu lan! Daş" diye Burzumca böğürdüm. Pencerelerden birinden uzun saçlı bir oğlan çıkıp headbang yaparak "Yeah!" diye bağırdı. Ben de ona "Sana yeah ulan!" diye karşılık verdim.

Kapıyı açtım, köpekleri eve çıkardım, ayaklarını yıkadıktan sonra Maya'yı odaya çektim. "18 yaşına kadar benim kontrolüm altındasın kızım! 18 yaşını geçtikten sonra kiminle ne bok yersen yersin! Beni ilgilendirmez! Ama bir daha Karabaş'ın 'Ka'sını duymıycam senden!" diyerekten sıkı bir fırça çektim. Kapıyı üstüne kilitledim. Bir hafta boyunca televizyon, internet, köpek bisküvisi yok! Otursun örgü örmeyi öğrensin!

Kız babası olmak ne kadar zor iş be ya!

Ben Kötü Kedi Şerafettin Gördüm

Sabahları ve akşamları Gümüşsuyu'nda biri küçük ve çaçaron, diğeri büyük ve tırsak iki adet köpek dolaştıran birini görürseniz ona acıyınız. Biraz kül, biraz duman, o benim işte! Fındıklı yokuşunun sonunda illegal bir kedi barınağı var. Bizimkiler her seferinde kollarımı çıkarırcasına çekerler beni oraya, var güçleriyle havlayarak eski plastik dolaplardan yapılmış olan barınaklara dalıp kedi kaçırtmaca oynarlar ben de arkalarında sürünürüm.

Geçen gün çok acayip bir şey oldu. Bu bahsettiğim dolaplardan bir tanesinden medeniyet dediğin tek gözü kalmış bir Kötü Kedi Şerafettin fırladı. "Daalın lan!" der gibi bir tısladıktan sonra önce Kızım'a (küçük ve çaçaron olan)sonra Maya'ya (büyük ve tırsak olan) cırmık darbeleriyle girişti. Kızım'ın zaten cırtlak olan sesi iyice tizleşti. Bana bakarak "kaiii! kaiii!" nidaları atmaya başladı. Ulan baba dayak yiyoruz kurtarsana diyor gibiydi. Ama sayın okur, itiraf ediyorum ben bile tırstım kediden.

Ben mi dedim sana kediye dayılan diye! Ben mi dedim rahatını boz diye! Bak bana bi şey yapıyo mu? Hayır! Neden? Bulaşmıyorum, elimi göğsüme götürüp "Alemlerin kralısın abim" diyerek saygımı gösteriyorum. Siz n'apıyosunuz? Mekanını bozmaya çalışıyorsunuz, tabi sonuç olarak ağzınızın payını alıyorsunuz.

Beş dakika kadar ortada tek gözlü Şerafettin, etrafında dolanan ama saldırmaya bir türlü cesaret edemeyen Kızım ve Maya'yı seyrettim, sonra Şerafettin'in yanına fazla yaklaşmadan kızlarımın tasmasını çekiştirerek onları uzaklaştırdım.

Hayatımda ilk defa bir kediden çekindim. Utanıyorum

En Bayık Şarkı Kontest

Bendeniz ne zaman kendimi bazı şarkıları mırıldanırken duysam dilimi ısırmak suretiyle koparmak isteğine garkoluyorum. Bunlar genellikle ecnebi parçalar oluyor. Bazıları da Türkçeleştirilmiş ecnebi parçalar. "Sütü seven kamyon şoförü" gibi mesela. Amma velakin yıllardan beri kaçındığım bir lanet vardı ki bir saat kadar önce kendimi onu söylerken buldum ve kendimden soğudum, ayrılmak istediğimi söyliycem kendime, fırsatını kolluyorum. Bu şarkı ne miydi?
Heaven is a place on earth.
Bu lanetli şarkı aynı mısraın iki farklı melodiyle arka arkaya söylenmesi suretiyle sakız gibi yapışır insanın diline. Ve bir bakarsın ki spastik oluvermişsin, on beş gündür aynı iki dizeyi söylemektesin ve insanlar yanından yörenden uzaklaşmış, senden tiskinmiş.

Haydi kafamçokkarışık okurları, şimdi de sizleri hayattan soğutan nameleri duyalım. Bu bir mim olsun, dünyayı dolaşsın, bana geri dönsün, veleddalin amin!