28 Eylül 2009 Pazartesi

Ayaklarına Gurban Olduğum!



Antalya maçında attığı paslarla beni hasta eden güzel insan! Sen bize eski güzel günleri hatırlatıyorsun. Futbolu bu derece sevmemizi sağlayan güzel futbolun son ustası. Bu oyunu güzel oynamak için at gibi koşmanın mecburi sayıldığı günümüzden sana, yani 70'lerin ve 80'lerin sahalarına selam olsun. Pele'yle oynasan ne olurdu, Zico'yla oynasan neler yapardın düşünmek bile istemiyor insan. O bir dönemin sonu, bizim futbolu öğrendiğimiz, sevdiğimiz dönemin son Mohikan'ı. Bu yüzden bir türlü O'ndan vazgeçemiyor deli gönül. Jesao dobraçao mobraçao Alex! (Allah senden razı olsun Alex!)

Yüzler

Eski fotoğraflar topluyorum. Eski fotoğrafları kırpıp blog yapıyorum. Fotoğraflara uzun uzun bakıyorum. Kendimi smoke filmindeki gibi hissediyorum. Meditatif etkisi var. Deneyiniz.

http://facesturkey.blogspot.com/

27 Eylül 2009 Pazar

Ey İzleyici!

Ben burdayım caaanım izleyici. Sen nerdesin?

23'te çakıldık kaldık.Olmuyor. Ve siz 23 Spartalı hepinize yemek ısmarlıycam! (Yalandan kim ölmüş!)

Hayvan mısın kardeşim?! Evet lan var mı!

İki ayağımızın üstünde, ön ayaklarımızı kullanmak zorunda kalmadan dengeli ve dik bir şekilde durmaya başladığımız gün -ki bu dik durma hadisesinin nedeni de Adem salağının yasak elmaya ulaşmaya çalışmasıdır- kendimizi dünya üstündeki canlı ya da cansız her şeyden üstün görmeye başladık. Halbuki insan yürüyebilen bir hayvan türüdür. Zevcemle bir türlü anlaşamadığımız noktalardan birisi de bu. Ben inatla insanın bir tür hayvan olduğunu söylüyorum. O da inatla yaratılanların en mükemmeline hayvan diyemeyeceğimi söylüyor.




İşin şakası bir yana zevcemin de benim de yüzyıllardan beri süregelen hümanist geleneğin birer ürünü olduğumuz gerçeği su götürmez. Öte yandan ben 30 yaş krizimin en dip ve karanlık noktalarında dolaşırkene kendi kendime "Peki ama insan aslında bir tür hayvansa?" sorusunu sormuş ve bu soruya "Evet lan!" diye cevap vermiştim. Beni zevcemden ayıran nokta bu aslında.



İnsanın bir tür hayvan olduğunu kabul ettiğim andan, yani yüzyılların hümanist felsefesini bir kenara koymayı başardığım andan itibaren bir sürü şey kafamda oldukça netleşti. Hümanizmanın reddi, onun dallarından gelişen bir tarafı Marx'a diğer tarafı Niçe'ye uzanan dev bir yelpazeyi de bir kenara bırakmak anlamına geliyor aslında. İşin belki iyi, belki kötü tarafı kapitalizmi anlamaya başlamam oldu. Anlamaktan kastım işleyişini anlamak değil aslında, daha çok sistemin neden böyle işlediğini anlamak. Büyük balığın küçük balığı yutmasının normal olduğunu anlar oldum. Şirketlerin de insan denen hayvanlar tarafından oluşturulan sanal organizmalar olduğunu anlar oldum. Bir şirketin aslında Darwince söylersek bir tür. O türün kendi devamını sağlamak için kendisiyle aynı kısıtlı kaynakları kullanan diğer türlere karşı bir savaş veriyor, onlara ya da daha alt türlere acıması mümkün değil, yoksa kendisi yok olur, bu savaş sırasında kendini mükemmeleştirmek zorunda, evrilmek zorunda, bunun için de sürekli devinim halinde olmak zorunda, "ben doydum, yeterince büyüdüm, bu bana yeter, bundan sonra tadını çıkarayım" deme hakkı yoktur. Dediği takdirde yok olur. Bunları anlayınca, kapitalist sistemin de bu "tür"lerin birlikte yaşadığı bir flora ve fauna olduğunu varsayınca her şey daha kolay anlaşılır hale geldi gözümde.



İnsanın bir tür hayvan olması meselesine geri dönelim. İnsan doğadaki en korkak ve güçsüz türlerden birisi aslında. Herhangi birimizi, çırılçıplak savana bırakalım. Hadi bir zamanlar tüylü olduğumuzu varsayalım, giyinik bırakalım. Ama elimizde avucumuzda hiçbir şey olmadan. Diğer hayvanlar gibi tamamen kendi vücudumuzun savunma olanaklarını kullanacak şekilde. Dört gün değil dört saat sonra kemiklerimizi bulamazlar. Bu kadar savunmasızız aslında. İnsanı insan yapan, diğer hayvanlardan ayıran şey, o muazzam, düşünebilme yeteneği. Akıl yürüttük, çıkarım yaptık, soyutladık ve ürettik. Önce bir sopayı kırdık, karınca yuvasına soktuk, yukarı yürüyen karıncaları yedik, aynı şeyi bugün şempanze kardeşlerimiz de beceriyor. Ama biz daha da ilerisine gittik, mızrak ucu yaptığımız, ateşi kullanmayı öğrendiğimiz noktada zaten dünya boku yedi. Dünyanın yeni efendileri biz olmuştuk çünkü. Korktuğumuz ve savunmasız olduğumuz için doğadan hızla uzaklaşmaya başladık. Ecnebi masalı vardır üç küçük domuz ve hain kurt diye. Bilen bilir, bilmeyen ekşiye baksın. O masal boşuna yazılmamıştır, insan ırkının doğadan ve yırtıcılardan korunmak için geliştirdiği barınma kültürünü bir lahzada anlatıverir. Aynı o masaldaki domuzlar gibi insan da kendisini malzemesi ne olursa olsun, dışarıyla bağlantısını kesen, onu dışarıdan koruyan bir mekan ürettiği anda cennetini bulur. O iç mekan, o ana rahmi replikası, kağıttan bile olsa korunma yanılsamasını yaratır. Doğa yıktıkça insan daha iyisini yapar. En sonunda Burj El Arab'a kadar gelir hadise. Mekana sahip olmak, açıkta olma, savunmasız olma fobisini sakinleştiren tek çözümdür. İnsanlar sürüler halinde yaşarlarsa hayatta kalabileceklerini çözdüklerini için bir mekanın yanına diğer dikilir, sonra bir diğeri, sonra bir başkası, köyler, kasabalar, şehirler, metropoller, megapoller oluşur. Şehrin sınırları vardır. Surlar bu sınırları belirtmeye yarar. Modern dünyada surlar yoktur. Onun yerine şehir tabelaları vardır. Basit bir tabela size şehrin sınırları içine girdiğinizi söyler, haritadaki çizgiler surların yerine geçer. Şehre girdiğiniz andan itibaren o şehrin yargı, polis, belediye gibi kavramlarıyla yüzleşirsiniz. Kuralları onlar belirler. Bir duvarına işeyebileceğiniz şehirler de vardır, sokağında sakız çiğneyemeyeceğiniz şehirler de.



İnsanın bir tür hayvan olduğunu göz önünde bulundurunca şehrin ne kadar şizoid bir şey olduğu daha da net ortaya çıkar. İnsan denen bir tür hayvan ölmekten çok korkmaktadır. Doğa onu öldürmek için aportta beklemektedir. İnsan da bin yıllar süren bir evrim sonucunda içinde güven duyarak yaşayabileceği bir ortam yaratır. O ortama su taşır, her türlü atığını o ortamın dışına taşır, o ortamda aydınlanır, ısınır, korunur. O ortama kendi kontrolünde gelişen bir doğa parçası (Parklar) koyar. Evet sel olur, deprem olur, yangın çıkar, yıldırım çarpar. Doğa hala puştluk yapmaktadır ama zaten şehirlerin ve binaların evrimi daha bitmemiştir ki. Evrim sürecin en üst aşamasındaki mimari yapılar bütün bu doğal felaketlere karşı koyabilen yapılar olma çabasında değil midir?



Sonuç olarak şehir doğal bir şey değildir. İnsanın hasta kafa yapısının ve korkularının bir ürünüdür. İnsan doğada, açık alanda yayıla yayıla oturmaktansa doğadaki bir takım canlıları taklit ederek, üst üste alt alta yaşamayı tercih etmiş bir manyaktır. Ama bu mekansal tasarımın arızaları bile (komşularla kavga etmek, bir uçağın binaya çarpması gibi) onu doğayla yüzyüze gelmek kadar korkutmaz. O şehirde mutludur. O dört duvar arasında mutludur. Yeter ki doğa onu öldürmesin.



İnsan binlerce yıllık gelişimi içinde hep zayıf, korkak ve ölümlü bir hayvan olduğu gerçeğinden kaçmaya çalışmıştır. İnsanın kendini ve aklını yüceltmesi hümanizmin gelişmesiyle tepe noktasına varır. Ama her ne kadar unutmaya çalışsa da aslında insan bir hayvandır ve hayvanlar doğada yaşarlar. Apartman dairelerinde değil. Köpeklerimizin ya da kedilerimizin neden depresif manyaklar olduğunu, onları doğaya saldığımızda koştuklarını, zıpladıklarını, avlandıklarını ve bütün bunları yaparken bizi neden bir taraflarına takmadıklarını anlamakta zorluk çekeriz. Aslında sebebi budur. Her gün kilometrelerce koşması, karnını doyurmak için binbir takla atması gereken hayvanları hayattaki gerçek rollerini sallamadan alıp bizimle birlikte apartmanlara tıkıyoruz. Onlar bizden çok daha fazla yabancılaşıyorlar yaşadıkları mekana. Ama biz de yabancılaşıyoruz. Ne kadar inkar etmek istesek de içimizdeki hayvan kendini dışarı atmak istiyor, avlanmak istiyor, toplamak istiyor, yağmurun altında titremek istiyor, ayağında başka hayvanların derilerinden ya da plastikten yapılma korunaklar olmadan toprağa basmak istiyor. Doğanın içinde hayatta kalmak için debelenirken acı çekmek istiyor, yaralanmak, kanamak istiyor. Çünkü bunlar organizmanın uyaranlarıdır. Çünkü bu uyaranlar organizmayı diri tutar. Çünkü bu dirilik sayesinde organizma evrimini mükemmelleştirir.



Hareket etmeyenlerimiz obez oluyor, hareket edenlerimiz ise bunu yürüme bantlarında, bir takım demir ağırlıkları kaldırarak ya da sınırları belli olan bir deniz kopyasında yüzerek yapıyor. Bu şizofrenlik değilse nedir? Dışarıda sana bütün bu hareketleri yaptıracak bir doğa varken, korunaklı bir mekanın içinde doğada yaptığın hareketleri taklit ediyorsun. Bu ne!



Sonuç olarak insan bir hayvandır. Ve bu hayvan kendi gerçek ortamına, doğaya dönmek istiyor. Ama biz onu sürekli bastırıyoruz, engelliyoruz, duymazdan geliyoruz. İçimizde öyle bir hayvan yokmuş gibi davranıyoruz. Böyle yaparak meseleyi çözdüğümüzü düşünüyoruz. Ama çözmüyoruz. Onun yerine kalp ve damar hastalıklarımız, kanserimiz, radyasyonumuz, milyonlarca kişi bir arada yaşamaktan kaynaklanan streslerimiz, gittikçe bozulan ve her nesle daha da kötü aktardığımız bir genomumuz var.



Hafta sonu şehrin keşmekeşinden kaçıp kendini doğaya atıp rahatlamak, ciğerlerimizin temiz havayla bayram etmesi, ayaklarımızı toprağa basıp negatif elektriği vermek. Bunları ve bunlara benzer cümleleri bu yazının ışığında bir kere daha okuyun. Ulan biz normalde, -yani diğer hayvanlarla aynı doğayı paylaşırken- zaten bunları yapıyorduk! Bunlar ne ara lüks haline geldi .mına koyim ya!



Ben fırsat buldukça zıpkınla balık avlıyorum. Evet, avlanmak çok temel bir içgüdü, özellikle erkekler için. Zaten kabul ettiğim hayvan tarafımı besliyorum avlanarak. Ama onun dışında da dünyanın en zevkli uğraşlarından birisi benim için. Avlanırken su altındaki canlıları seyrediyorum, etrafımda dolaşan, vurmayacağım türde ya da ebattaki balıkları ya da kabuklu/kabuksuz bütün deniz canlılarını. Kaçıyorlar, kovalıyorlar, ölüyorlar, öldürüyorlar, saklanıyorlar, saldırıyorlar ama hiçbiri saldırıya açık olmayı, incinebilir olmayı kompleks yapmıyor. Hiçbiri ölmekten korkmuyor. Hiçbiri kendine denizin dibinde denizle miminum ilişkide olan bir akvaryum kurup içinde yaşamaya kalkmıyor. Su altında olmayı, denizde olmayı seviyorum. Bana gerçekte ne olduğumu ve nerden geldiğimi hatırlatıyor.

I am an animal and proud of it!



19 Eylül 2009 Cumartesi

Türkiye diye bir oğlan...

Türkiye Cumhuriyeti çok kimlikli, çok kültürlü, çok katmanlı bir devletin yıkıntıları üstüne kuruldu. Kendisini hayal kırıklığına uğratan babasını reddeden bir erkek çocuğu gibi büyüdü. Babasından kalan hiç bir şeyi üstüne giymeyi kabul etmedi. Küçük ve sınırlı bir alanda, bir kaç komşu, bir kaç arkadaş ve çok sevdiği bir abiyle büyümeyi seçti. Kendi yağında kavrulmak yetiyordu ona. Dışarısı fazlasıyla karışıktı zaten. Mahallede karışmaması gereken bir kavga vardı, daha da fakirleşmek pahasına uzak tuttu kendini bu kavgadan. Sonra abisi geldi, ona hayatta kalmasına yetecek kadar yardım etti. Elbiseleri eskiydi, kendisi üretip, kendisi dikiyordu, gene kendisi giyiyordu. Yiyeceği de keza kendisine yetecek kadardı. Zorda kalmamaya çalışıyordu borca girmemek için ama giriyordu. Bakkaldan aldığı her borcun faizi olduğunu, borcunun borcu olacağını biliyordu. Ama bir yandan da ergenliğe adım atmaya başlamıştı, abisi Amerika'ya özenmeye başlıyordu. İnsanların müreffeh yaşadığı, baraj üstüne baraj, fabrika üstüne fabrika yapılan ülkeye. Babayı aklına bile getirmiyordu hiç. Sonra işler karışmaya başladı. Bir de başka bir abi belirdi çok yakında. Yan apartmanda oturuyordu. Aklının bir kısmı da oraya kaymaya başlamıştı, şeytana uyuyordu, şeytana uyan parmaklarını hiç acımadan kırıyordu, ama kırılan parmaklar gene iyileşiyordu. O gene kırıyordu parmakları, en sonunda kendi kendine uyguladığı şiddet aklını kaçırmasına sebep oldu, kalbi durdu, bir elektroşokla kendine getirildi.

Erken yaşta çok büyük acılardan geçti, çok değerli hücrelerini, organlarını kaybetti, sol kolu ayrılıp kendi hayatını kurmak istediği için kontrolünden çıkıp çıkıp tokatlar atıyordu yüzüne. Durduramadı onu, canı durdurmak istemedi bir yandan da. Ama yaşamaya devam etti.

Kırılan parmaklar ise en sonunda şeytana uymaktan vazgeçmişlerdi. Uzaktaki güzel abinin kahvesine takılmaya başladı. Türkiye sokağa, dışarıya çıkmaya başlamıştı. O kadar da çirkin olmadığını farketti. Eni konu eli iş tutar, bileği kuvvetli, yakışıklı bir çocuktu.

Ama bir sorun vardı. Gören herkes onu babasına benzetiyordu. İşin kötüsü kendisi de babasına ne kadar benzediğini farkediyordu günden güne. Yıllardır unutmaya ve unutturmaya çalıştığı, beceriksizliğinden ailesini dağıtan babaya. Aslında onun da gençliğinde mahallenin efsanelerinden biri olduğunu anladıkça kafası karıştı. İçinden bir ses onun gibi olmasını söylüyordu, onun gibi olmak için ne yapması gerektiğini araştırmasını. Ama mantığı tam tersini söylüyordu. Ona benzeme dağılırsın. Ama içindeki ses yaşadığı bunca macerayı hatırlatıyordu kendisine. Ona benzememek için üstüne oturtmaya çalıştığı karakter bir türlü oturmamıştı belliydi bu. Bir yanı namaz kılmak istiyordu, diğer yanı ayin'i cem'in bülbülü olmak. Bir yanı uluyordu, bir yanı "Keçe Kurdan" söylüyordu. Bir yanı kısa yoldan voliyi vurmak için barbarlaşırken kendisinden başka kimseyi düşünmüyor, bir yanı kendisinden sonraki nesillerin aydınlık bir gelecekte büyümesi için çabalıyordu. Çıplak ayakları soğuk taşa basıyordu ama saçları jöleden geçilmiyordu. Bir eli rakı içiyor, diğer eli rakı içen eline vuruyordu.

O sözde üniterdi, merkeziyetçiydi. Oysa babası bu yüzden ölmemiş miydi? Dağılan vücudunu bir arada tutabilmek için üniter olmaya, merkeziyetçi olmaya çalıştıkça daha da dağılmamış mıydı? Öte yandan babası da kendisi gibi karmakarışık bir yapıdaydı ama bir yolunu bulmuş 600 yıldan fazla yaşamıştı. Aynaya baktığında aynı karmaşıklığı kendi yüzünde de görüyordu, huzursuzluğunun sebebini kendi yüzünde de görüyordu. Bu huzursuzluğun müthiş bir libidodan kaynaklandığını göremiyordu sadece. Doğru yönlendirebilse o enerjinin kendisine neler yaptırabileceğini göremiyordu. Onun yerine kendini, içindeki zıt kutupların birbiriyle çekişmesine bırakıyor, karıya kıza giderken günah işlediğini düşünerek acı çekiyor, namaza niyaza gidince hayatı ıskaladığını düşünerek acı çekiyor, sol eli sağ eline vurunca acı çekiyor, sağ eli sol eline vurunca acı çekiyor, kısacası acı çekmekten başka bir şey yapamıyordu.

Dönüp abisine bakıyordu sonra. Ben bu abiyi niye bu kadar seviyorum diye sormuyordu kendisine. Aslında o abi aralarında kan bağı olmamasına rağmen babasına çok benziyordu. Bunu görmemişti henüz. O da babası kadar karmaşıktı ama bir yolunu bulmuş, libidosunu yönlendirmiş ve müthiş bir enerjiye dönüştürmüştü. Evet artık yaşlanıyordu, hatalar yapmaya başlamıştı, eskisi kadar afili değildi son zamanlarda, ama gene de abiydi. O abinin cebinden çıkan çeyrekliğin üstünde yazanı okusaydı belki her şey çok farklı olacaktı:

"E Pluribus Unum"

Çoktan tek.

O çok sevdiği abi gibi olamaz. Çünkü çok farklı hayatlardan, kültürlerden geliyorlar. Abi tavla oynamayı bile bilmez, her pazar kiliseye gider. Babası gibi olmak zorunda da değil. Çünkü babasının zamanında işler farklı işliyordu. Ama yolunu bulabilir. Tabi kendisiyle barışırsa. İçinde barındırdığı bütün o zıt karakterleri hep birlikte masaya oturtabilirse, yeni bir toplumsal sözleşme yaratabilirse. Her birinin, diğerinin hakkına saygı göstereceği, farklılıklarını kabul edeceği yeni bir sözleşme.

"E Pluribus Unum"

Daha görmedi o çeyrekliği. En azından şimdilik.

13 Eylül 2009 Pazar

Kara Kuşak mı Ara Kuşak mı?

Bizden çok iyi kara kuşak sahibi insanlar yapabilirlerdi. Biz ara kuşaktan...

Bizden bir önceki kuşak darbeye kadar aslanlar gibi sokakta çarpışıyordu, kahve tarıyordu, pusu kuruyordu, kırsalda kurtarılmış bölgeler oluşturuyordu. Sadece solculardan bahsetmiyorum, ülkücüleri de katıyorum işin içine. Sonra darbe geldi, analarını belledi.

Biz darbeye açtık gözümüzü. Kenan Amca'yı dinleyerek geçti gecelerimizin bazıları. "Türk, öğün, çalış, güven!" ve "Çalışan kazanır elması kızarır" cümleleriyle büyüdük. Sert bir disiplinle yetiştirilen son kuşaktık. Ahlaki ve insani altyapısı kuvvetli son kuşak. O yüzden kara kuşak alabilirdik zorlanmadan. Yap deselerdi yapardık. Atom Karınca ve Aşk Gemisiyle eğliyorduk kendimizi. Dünya hala iki kutupluydu, iyiler ve kötüler. İyi ve kötü ne taraftan baktığına göre değişiyordu. Ben Rambo'nun Afgan Mücahitlerle at üstünde Sovyet askerlerine bazuka atmasına sevinirdim çocukken. Sonra "bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine" yaşamaya inandım ergenliğimde.

Sonra duvar yıkıldı. Sovyetler dağıldı. Arkasından müthiş bir fakirlik ve sıradanlık çıkıverdi. Devletin etiyle, kanıyla, damarlarıyla yaşayan bir organizma haline geldiğini anladık o koskocaman ülkede. Lenin ve Stalin heykellerini yıktı Lenin'in ve Stalin'in insanları. O zaman anlamadım fena halde göte geldiğimizi, sonradan çözdüm.

Katı olan her şey buharlaşıyordu. Marks'ın katı hali bile...

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Osmanlı'yla bağlarını koparmıştı. Geçmişimize dönüp delikanlı bir bakış atamıyorduk maalesef. 12 Eylül ikinci kopuşu gerçekleştirdi. Ülkenin 60 yıllık tarihini çöpe attı. Geriye dönmeyi, dönüp de bakmayı yasakladı. Annelerimizi, babalarımızı da o kadar fena korkutmuş ki o geçmiş, bize bir gün olsun anlatmaya çalışmadılar onu. Bize ve yeni doğan kardeşlerimize hep aynı şeyi öğrettiler:

"Kurtuluş Savaşı oldu, Cumhuriyet kuruldu, Devrimler yapıldı. Tamam işte bu kadar, sonrasını öğrenmeniz gerekmiyor!"

Yerli malı haftasında patlıcan turşusu yiyerek büyüdük biz. Yerli malı muz bile alay konusu olurdu sınıfımızda. Yerli malı muz mu olur salak! Ama bu Anamur muzu?

Sonra bir şeyler hızla değişmeye başladı. Ülke açılıp saçıldı. Her zaman söylerim bir kere daha söylüyorum. Kötü olmadı. İyi oldu. Muasır medeniyetler seviyesine üç adım atlamayla geliverdik. Artık onlardan bir eksiğimiz yok. Her şeyimiz var. Ama Paris'te lise öğrencileri yürüyüş yaparak şehri kilitlediklerinde benim içim cız ediyor. Ama Yunanistan'da tarım işçileri AB Tarım yasalarını protesto etmek için karayollarını kapattığında içim cız ediyor. Ama Amerika'da Yazarlar Birliği grev yapıp da dev bir sektörü kilitleyiverdiğinde benim içim cız ediyor.

Benim kuşağım belli kodlarla yetiştirildi. Bunlar duvarın yıkılmasından önceki kodlardı. Bunlar kendi yağında kavrulmaya çalışan fakir bir ülkenin kodlarıydı. Bu kodlara uygun olarak hayatımızı kurmaya çalıştıkça savrulduk. O kodların yerini hızla yeni kodlar almaya başlamıştı çünkü. "Benim memurum işini bilir"den "Önce can sonra canan"a kadar uzanan, bireysel kurtuluşu yüceltip toplumsal dayanışmayı ezen kodlar. Afalladık doğal olarak, önce isyan ettik, reddettik bu kodları.

Sonra baktık ki herkes almış başını gidiyor, birileri sürekli omzumuza, başımıza basarak yükseliyor, eskiye dair hiçbir kural tanınmıyor, korktuk, panikledik, biz de saldırdık. Ne kadar saldırmadığımızı söylesek de saldırdık, göz oyduk, ayağa bastık, ittik, kaktık, kendimize bir yer bulmaya çalıştık bu arbedenin içinde. İçimizden bir ses sürekli uyarıyordu, yanlış olduğunu söylüyordu yaptığımızın. Ama onu dinlemek geride kalmakla eş anlamlıydı, onu duymamak için elimizden geleni yaptık, daha çok çalıştık, daha çok harcadık, daha çok koştuk, duymamak için yorulduk sürekli, yorulunca da uyuduk, rüyalarımıza girdi ama önemli değil, Freud'u yemişim, ne de olsa rüyalar rüyadır sadece.

Büyüdük, otuzlu yaşlara geldik. Kıçımıza azıcık bir yer bulabildiğimizde bir an durduk, yorulurken ve uyurken duymadığımız, duymamaya çalıştığımız ses bitiverdi kulağımızın dibinde. Bir tek soru sordu bize ve dağıldık. "Değdi mi?"

Kendi hazzımız, kişisel kurtuluşumuz sandığımız onca ıvır zıvır için kimleri incitmedik ki? Değdi mi?

Bu soru sık sık yankılanır benim kafamda. Ne kadar uzaklaştırmaya çalışsam da, ne kadar duymazdan gelsem de, gecenin bir köründe bir türlü susmak bilmeyen bir araba alarmı gibi dipten derinden rahatsız eder sürekli. Durmaz.

Değdi mi?

İşte bu yüzden kafam fena halde karışık, işte bu yüzden caput magnus confusus.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Cennetin Kapısındaki Kuyruk

1) Cennet Dış/Gün

Yazıcı Melek: Arkadaşlar! Türkiye'den gelen arkadaşlar! İtişmeyelim canım! Kaynak yapmayalım! Gece gündüz mevhumu yok anam burda! Herkes bir şekilde varacak nihayi istirahatgahına! Evet sıradaki... Ablacım teker teker alıyoruz ne bu 7 kişi gelmişsiniz!
İşçi Kadın: Biz yedi kişi birlikte öldük o yüzden.
Yazıcı Melek: Bi kereye mahsus alıyorum, sonrakiler böyle gelmesin! Nasıl öldünüz?
İşçi Kadın: Boğulduk
Yazıcı Melek: Yediniz birden! Nerdeydiniz? Teknede mi?
İşçi Kadın: Hayır minibüste
Yazıcı Melek: ............................ ... Haaaaa anladım! Şimdi anladım! Minibüs uçurumdan denize yuvarlandı, siz de içinde sıkıştınız.
İşçi Kadın: Yok valla minibüs yoldaydı
Yazıcı Melek: Deniz yolunda!
İşçi Kadın: Hayır karayolunda.
Yazıcı Melek: Delirtmeyin lan beni! Karayolunda giden minibüste nasıl boğulur adam!
İşçi Kadın: Şimdi şöyle oldu. Pameks'te çalışıyoruz biz. Mal taşıdıkları bir minibüs var camsız, işçi servisini de onunla yapıyorlar. Biz de onun içindeydik sel geldi arabanın içine doldu, biz de dışarı çıkamadık, arabanın içinde sudan boğulduk.
Yazıcı Melek: Bi dakka yazıyorum. Karayolunda giden kapalı minibüsün içinde selden boğulma... Gene bana geldi ya! Gene bana geldi! Bunları yazıyorum yazıyorum ondan sonra Amir Melek'ten azar işitiyorum! "Ulan insan olsan götünden uyduruyosun diycem, meleklerin götü de olmaz, nerenden uyduruyorsun lan sen bunları!" diyo. Yok arkadaş almıyorum ben sizi! Bekleyin bi saniye. Bak şurda genç bir çift görüceksin ilerde ziraat bankası bankı var, orda oturuyorlar, onun yanına gidin canım siz, bekleyin. Ben geliyorum.
2) Ziraat Bankası Bankı Dış/Gün
İşçi Kadın: Yazıcı melek bizi buraya gönderdi, bekleyecekmişiz.
Genç Kız: Buyrun buyrun, yanaş sevgilim şöyle.
Genç Adam: Siz nasıl öldünüz ablacım?
İşçi Kadın: Karayolunda giden kapalı minibüsün içinde selden boğulma... dedi yazıcı melek ama... bilmiyorum...
Genç Adam: Hadi ya... sizi bekleticekler o zaman bir süre... Biz 8-9 senedir bekliyoruz dünya zamanıyla...
İşçi Kadın: Siz neden öldüydünüz kardeş?
Genç Adam: Bizimki de boğulma... Karayolunda...
İşçi Kadın: Minibüs mü?
Genç Adam: Yok benim kendi arabam... Çok fena yağmur yağıyordu bir gün, yolun üstünde dize kadar su var. Meğersem yolda çalışma yapıyorlarmış. 4-5 metrelik bi çukur kazmışlar yola, etrafında da uyarı filan yok, bizim araba onun içine dalmasın mı, açamadık da kapıları filan, karayolunda boğulduyduk.
Genç Kız: Nişan alışverişinden dönüyorduk, ne bilelim yolda boğulacağımızı. Bilseydik mayo filan giyerdik en azından.
İşçi Kadın: Ya yaa. Biz de...
Genç Adam: İlk geldik, bize de sordular işte nasıl öldünüz diye. Karayolunda boğulma diyince bi kafa karışıklığı oluyor tabi. Oturttular bizi buraya, melek üstüne danışmaya gitti. Karayolunda insan nasıl boğulur, onu anlamaya çalışıyorlar sanırım,
İşçi Kadın: Yok mu acaba Türk kökenli bir melek, ona anlatsak geçerdik hemen ama...
Genç Adam: Valla onu da sorduk, Türkleri bi dönem memur melek yapmışlar ama çok şikayet gelmiş "kendilerini Allah sanıyorlar" diye. O yüzden almışlar Türkleri memur meleklikten.
İşçi Kadın: O zaman bizim işimiz uzun sürer burda öyle mi?
Genç Kız: Valla bilmiyorum ki ablacım. Biz burda sevgilimle elele zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadık daha...
Not: Bundan 8-9 sene önce İzmir'de bir aile böyle öldü. Yola dev bir çukur açıyorlar, yağmur çukuru dolduruyor, etrafında herhangi bir uyarı da yok çukurun, arabadakiler normal bir yolda gittiğini zannederek çukura girdiler ve içindeki herkes o arabanın içinde boğuldu. Dünyanın başka bir yerinde olduğunu sanmıyorum ben böyle ölümlerin. Ne diyim, hepimizin allah belasını versin be!

Bu ne lan!

Bir sonraki yazım için internetten bir kuyruk fotosu arıyordum. Buldum. Sitenin adı http://sakaryali.50webs.com. Tıklıyorsun, şöyle bir yazı çıkıyor.

Erzurum Oltu Sulh Ceza Mahkemesi'nin, 28/04/2008 tarih ve 2008/133 nolu KORUMA TEDBİRİ kapsamında bu internet sitesi (50webs.com) hakkında verdiği karar Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nca uygulanmaktadır. (The decision no 2008/133 dated 28/04/2008, which is given about this web site (50webs.com) within the context of protection measure, of Erzurum Oltu Sulh Ceza Mahkemesi has been implemented by "Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı".)

Lan oğlum bi durun lan! Bi durun lan! Sakarya'yla ilgili siteye Oltu Sulh Ceza'dan niye kapatma çıkıyor .mına koyim ya! Kafka'yla Fellini ne zaman biraraya geldi de Oğuz Atay'la kırıştırıyor lan!

Türkün Duygusal Yelpazesi

Bizim böyle bir sorunsalımız var. Dünyaya ya rezil oluyoruz ya da gününü gösteriyoruz. Daha küçük okazyonlarda Avrupa'ya. Daha da küçük okazyonlarda sadece Balkanlara. Tabi artık Balkanlar bizden de fena durumda olduğu için bu jargon çok kullanılmaz oldu. Onlar da bizden, imparatorluğun bir parçası sonuçta hala. Ama şu Avrupa'ya, daha da fenası dünyaya rezil olma durumu yok mu, işte o bizi mahvediyor. Hemen bi şey olsun da günlerini gösterelim istiyoruz. Ah bıraksalar 70 Milyon "Allah Allah!" nidalarıyla burada bir yürüyüş koparıp Viyana kapılarına dayanırız, dayanmakla da kalmaz alırız ama bırakmıyorlar. Türk'e, Türkiye'ye karşı plan yapmaktan başka bir işleri yok. Her ülkenin dışişleri bakanlığı ve gizli servisinin Türkiye'yi mahvetme planları yapan daire başkanlıkları var. Stratejik önemimizi çekemiyor kimse. Bu daire başkanları yılda bir kere Abant'ta toplanıp önce dizlerini dövüyorlar. "Herşeyi yaptık ama bu sene de Türkiye'yi yıkamadık" diye. Sonra kendilerini topluyorlar ve "Gelecek sene Türkiye'yi bölmek için ne yapabiliriz" toplantısı yapıyorlar.





Bu arada derenin intikamı bizi dünyaya rezil ediyor. Bu arada "Çakma BBG" ile dünyaya rezil oluyoruz. Bunlar canımızı sıkıyor, çeviriyoruz kafamızı, zarar görenler halletsinler abicim işte, ölenlerin arkasından üzülecekler üzülsün, evleri yıkılanlar bi şekilde çaresine baksın, bir minibüsün içinde boğulanlar (Bununla ilgili ayrı bir yazı yazmak zorundayım) cennete mi cehenneme mi nereye gidiyorlarsa gitsinler, bizim acilen kendimize bir "gününü gösterme bulmamız lazım! HAH BULDUK!




Evet derelerimiz taşıyor olabilir, evet, sadece şehir planlaması değil ruhsal ve sosyal anlamda da alt yapımız yeterli olmayabilir. Altyapıyı umursayan bir millet olduğumuzu kim söyledi ki! Ama bu bizim dünyaya ya da Avrupa'ya gününü gösteremeyeceğimiz anlamına gelmez! Aha bak! Sele bakma kardeşim diğer tarafa bak! Hido'ya bak! Hido'ya bak alla alla!

Not: Fotoğraf hurriyet.com.tr'den alınmıştır.

Lodostan nefret ediyorum!

İstanbul'a dair sevmediğim bir çok şey var. 18 yaşında tek başıma geldim bu kodumun memleketine. Bir iki hafta kadar Beyoğlu öğretmenevinde kaldım. Sonra sadece bir iki günlüğüne Armada otelinin önündeki nefis manzaralı öğretmenevinde. Sonra bana "çık" dediler. Öğrenciyim, bir yandan kayıtla uğraşıyorum, bir yandan kalacak yer arıyorum. Hayatım boyunca yurt gibi mekanlardan hiç hazzetmediğim için kendime bir ev ve doğal olarak ev arkadaşı arıyordum. Ama kimseyi tanımıyordum, İzmir'den İstanbul'a okumaya gelen nerdeyse bütün lise arkadaşlarım kızdı, erkeklerse yurda vermişlerdi kendilerini. Sevgilimin yanında kalamıyordum çünkü ailesi de onunla birlikte gelmişti. Bir takım uğraşlar ve git geller sonucunda okulun Göztepe kampusunda, dekanlığın yani kayıt işlemlerini yaptırmamız gereken merkezin Bahçelievlerde olduğunu öğrenmiştim. İstanbul'u bilmeyenler için yaklaşık 40 kilometrelik bir mesafeden bahsettiğimi söyleyeyim.

O zamanlar ben de bilmiyordum İstanbul'u. Yanımda kimse yoktu. Herşeyi el yordamıyla, düşe kalka, yanıla yanıla buluyordum. "Bahçelievlerde bir kola fabrikası var, onun hemen arkasında" demişlerdi dekanlık için. Atladım otobüse, Mecidiyeköy'de otobüs değiştirdim. Yanlış otobüse bindiğimi anlayınca E-5'te inip binmem gereken otobüsü beklemeye başladım. Ona bindikten sonra az gittim uz gittim, dere tepe düz gittim, yol bir türlü bitmek bilmedi. Gözüm sağ tarafta kola fabrikası arıyor. Uzakta bir kola fabrikası gördüm. Pepsi'nin fabrikasıydı. Mantığını iyi çalıştıran bir insanımdır. Bir yol üzerinde aynı anda kaç tane kola fabrikası olabilir ki. Eğer İstanbul'dan bahsediyorsak iki. Ben yanlış fabrikada inmiştim. Pepsi fabrikasının önünde indim. Arkasına doğru uzuuun bir yolculuğa çıktım. Üniversiteye benzeyen bir şey arıyorum. Üniversite imajı nedir? Bir takım yeşilliklerin arasında bir bina, etrafında gençler. İstanbul'da daha önce gördüğüm tek üniversite Boğaziçi çünkü. Uzun, gereksiz ve beni kan ter içinde bırakan bir yolculuğun sonunda doğru yolda olmadığımı anladım. Yoldan geçen gençten birine sorduğumda üniversitenin "coca-cola" fabrikasının arkasında olduğunu öğrendim. Allah belanızı versin!

E-5'e döndüm tekrar. İndiğim otobüsün gittiği istikamette bir-iki kilometre kadar daha yürüdüm. Kan ter içinde kaldım, ne zaman nerede kalacağımı bilemediğim için, sırt çantamda yedek pantalon ve tişört taşıyordum. (Bavullarımı Beyoğlu öğretmenevinde saklamama izin vermişlerdi. Ama sadece bavullarımı) Bir benzinci gördüm, tuvaletine girdim, sırılsıklam olan tişörtümü değiştirdim. Sonra yoluma devam ettim. Gerçekten de şerefsiz coca-cola, şerefsiz pepsi'ye inat olsun diye biraz uzağına fabrika açmıştı. Hemen önünde de otobüs durağı vardı. Üç dört metreye kadar yükselen şişe kola kasalarından oluşan kulelerin arasından bir yaya yolu geçiyordu. Onları görünce aklıma ilk gelen şey "Eskiden 1 litrelik cam şişeler vardı, n'oldu ki onlara?" idi. Bir takım binaların arasından geçtim, binalar devlete ait binalardı, kötü renkler, bakımsızlık, biraz sonra bir kapıdan elindeki dosyaları fırlatarak Oğuz Atay çıkacak gibiydi.

Neyse uzatmayayım, onları da geçip Bahçelievlerin derinliklerine daldıktan sonra geri döndüm. Dekanlık meğersem orasıymış. Kayıt yaptırma tecrübemi anlatmıyorum bile. Herhangi bir devlet dairesindeki prosesin aynısıydı. Herşey yarım söylenir, defalarca aynı adamın ya da kadının önüne gelirsiniz, sizi salak konumuna kendisi düşürdüğü halde doğuştan salakmışsınız muamelesi yapar, fakat damga onun elinde olduğu için, o anda devletin kendisi o olduğu için, "senin deee... yapacağın işin deeee" diye sövemezsiniz kendisine vs. vs. vs.

Nihayet üniversiteye kaydımı yaptırdıktan sonra geriye en basit sorunum olan barınma kalmıştı. Öğretmenevleri torpil sınırını geçtiğim için bana kapılarını açmıyordu. Yurda başvurmamak için inat etmiştim. Erkekliğe bok sürdürmemek için Kadıköy'de Rıhtım Caddesi'nin ara sokaklarında bir otel bulmuştum. Çok az param vardı ve aileme daha fazla yük olmak istemiyordum (Salaaaak! Salaaaak!) Bugünün parasıyla 20 liraya filan bir oda buldum. Odada benim haricimde üç kişi daha kalıyordu. Onları sadece uyurken gördüm. Ben uyandığımda gitmiş oluyorlardı. Onlar da beni uyurken görüyorlardı ve yastığımın altına sakladığım çatalı hiç görmediler. Evet, ucuz yemek satan lokantaların birinden çatal çalmıştım ne olur ne olmaz diye. (Yıllar sonra salaş bir otelde kalan Deniz'e yaptırdım aynısını)

Odada doğal olarak banyo yoktu. Hayatımda hamama gitmedim, erkeklerin birlikte yıkandıkları yerleri sevmem, umumi duş filan da bana göre değil, en baba spor salonunda bile hiç adetim olmadığı halde bir bakteri-mikrop-mantar paranoyasına kapılırım hala. Banyo yapmaya gidebilecek kimsem de yok. Sevgilim söylediğim gibi ailesiyle birlikte o sırada, yeni okulumdan da kimseyi tanımıyorum doğru dürüst. Bütün bunlar bir araya gelince doğal olarak kokmaya ve kendimden nefret etmeye başladım.

Yıllar önce Aziz Nesin "Nazım yıkanmayı sevmezdi" diye yazmış. Kraldan çok kralcılar üstüne yürümüşler "Sen Nazım'a nasıl pis dersin!" diye. Aziz Nesin de "Ben Nazım pisti demedim. Yıkanmayı, suyu sevmezdi dedim. Düzenli olarak kolonyayla silinirdi" demiş. Yıkanmayı sevdiğim halde -Şu anda da duştan çıktım, diri fücudumu ve kaslı adaalelerimi zor örten bir bornozla yazıyorum bu yazıyı (Üstünde ne var şu anda? diye soracak olan bağyan okuyucuya selam olsun!)- o dönem bir süre kolonyayla silindim ben de. Ama nafile, suyun yerini tutmuyor.

Bir gece böyle leş leş dolaşırken Kadıköy Çarşısı'nda Cem Sevinir çıktı karşıma. Liseden Musevi bir arkadaşım. Dokuz Eylül'ü kazanmıştı. Sarıldık marıldık. Niye orada olduğunu sordum. Musevi olimpiyatları için geldiklerini söyledi. İzmir voleybol takımı olarak, maç yapacaklar, kazanırlarsa İsrail'e gidecekler. Rıhtım Otelinde kalıyorlar. Kadıköy'deki en iyi oteldi o zaman. Hala da öyledir sanırım. Otele kadar yürüdük muhabbet ederek. En sonunda dayanamadım ve odasında banyo yapıp yapamayacağımı sordum. Cem sanki kendisinden çokoprens istemişim gibi o kadar doğal ve beklemeden "Tabi abi!" dedi ki... O anı, o samimiyetini ve bana yaptığı bu kral kıyağı hiç unutmam. Girdim kendimi sıcak suyla yaka yaka nefis bir banyo yaptım. Cem üstüme giyecek bir şeyler verebileceğini söyledi. Teşekkür ettim, kaldığım otel ve eşyalarım yakındaydı. Binlerce kere teşekkür ettim ona, sonra üstümde pis kıyafetlerimle ama bedenimin temiz olduğunu bilerek otelimin yolunu tuttum.

Bir kaç gün sonra da kuzenimin diğer taraftan kuzeni olan bir arkadaşın üç arkadaşıyla birlikte kaldığını ve ev arkadaşı aradıklarını öğrendim. Zıpladım gittim. Çiçekçi'de bir bodrum katı. İsterse cehenneme yakın olsun fark etmez. Bana ait bir oda, başımı yaslayabileceğim bir yastık ve banyo yapabileceğim bir ihlas şofben. İstanbul'daki ilk evimi bulmuştum. (O evle ilgili yıllar önce yazdığım bir hikayeyi de buraya aktarırım bir ara)

Bu yazıya lodostan niye nefret ettiğimi anlatmak için başlamışken kendimi anılarımı yazarken buldum. Devamını getirmeye karar verdim. Aklıma geldikçe, ki sabahları aklıma geliyor geçmişim, beynim henüz boşken, dökerim buraya. Kişisel tarih önemli.

Lodosa gelince, beni çok rahat ettirmedi bu şehri İstanbul. Bunda benim hatalarımın da payı vardır elbette. Aileme yük olmamak gibi bir derdim vardı, şimdi dönüp baktığımda biraz önce paranteze yazdığım gibi "Salaaak! Salaaak!" diyorum kendime. Ama bir yandan da çok iyi yapmışım diyorum. İstanbul'un bir çok yerini iyi bilirim ben. Çok gezdim, bazen sokak sokak. Dedim ya zorladı beni bu memleket. Bütün zorluklarıyla mücadele ettim, bazen yenildim bazen yendim. Ama lodos denen bu boku yenmem mümkün olmadı hiç. Dün gece, elim hiçbir şeye gitmiyor, ne yazabiliyorum, ne televizyonun başında rahatım, ne kızlarla oyun oynayabiliyorum. Sürekli derin derin "hoooooh!" çekiyorum. Başım ağrımıyor ama ensemde bir bulanıklık. "Ya siktiret atla Gökhan!" dese birileri düşünmeden atacağım kendimi aşağı. "Lodos var" dedi zevcem. "Ben de iyi değilim."

İstanbul'un hiçbir şeyinden çekmedim şu lodosundan çektiğim kadar. Sırf bu lodos yüzünden bir gün terk edeceğim bu şehri.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Seviş Ey Ehl'i Vatan!

Aşk'ı Memnu'dan sonra Bir Bulut Olsam da "çok ateşli sevişme" cezası almış bulunuyor. Memleketimize milletimize hayırlı uğurlu olmasını diliyorum efenim. Nusaybin'den bir hikaye daha geldi aklıma konuyla ilgili. 50 yaşlarındaki kadın bütün gün evde televizyon izliyor, haliyle filmlerde, dizilerde muhtelif öpüşme sahneleri mevcut. Kocası eve gelince ona çatıyor. "Bunca senelik evliyiz sen beni hiç ağzımdan öpmedin" Adam deliriyor "Git başımdan icat çıkarma! Ağızdan öpmek neymiş!" Kadın ısrar ediyor "Televizyonlarda adamlar karılarını ağızlarından öpüyor, gel de ağzından bir öpeyim seni" Adam daha da deliriyor "Başımıza ne geldiyse bu televizyondan geldi zaten!" diyerek televizyonu camdan aşağı atıyor. End of the hikaye.

Ben de biliyorum bu ülkenin batısıyla doğusu arasında, kıyı şeridiyle karasal bölgesi arasında, kuzeyiyle güneyi arasında çok büyük uçurumlar olduğunu. Ama be kardeşim, "Göte göt demeyeceksek bu ülkede, ne diycez hakim bey!" Birbirini tutkuyla seven iki insanın, onu geçtim, birbirine cinsel çekim duyan iki insanın, onu da geçtim bir erkekten belli bir çıkar elde etmek isteyen bir kadının ya da tam tersinin bu tutkuyu, cinsel çekimi ya da en azından çıkar elde etme yolunu satrançla mı ifade edeceğiz biz yahu! Yatakta oturup elimde sende mi oynasınlar?

Cinsellik, eşcinsellik, esrar kullanımı, ensest, aile içi şiddet ve daha bir sürü tabusu var bu ülkenin. Herkes yapıyor, ama hiç kimse bahsetmiyor... sözde. Büyükşehirlerdeki yetişmiş kadınlar cinsellik konusunun özellikle bokunu çıkarmakta çok mahir. Ama bırakınız yapsınlar, bırakınız konuşsunlar yahu! Bırakınız sevişsinler, sevişmedikleri için Alanya dağlarında tecavüz edilip gömülen Alman Turistlerin haberini okuyoruz. Sevişmedikleri için kadınlarımız her gün sokakta tacize uğruyor. Sevişmedikleri için eşekleri geçtim üç dört yaşındaki hatta daha yaşı bile dolmamış kız ya da oğlan çocuklarına bile göz koyabiliyorlar.

Ondan sonra dizide şu fotoğrafta görülen sevişme yaşandığı zaman "çok ateşli sevişme" cezası alıyor. Eşeklerimizi, köpeklerimizi, turistlerimizi, kızlarımızı, el kadar bebeklerimizi feda ederiz ama "Çocuk ve gençlerin, zihinsel ve ahlaki gelişimini" zedeletmeyiz anasını satıyim!

Ünlü filozof Deniz Baykal'ın da dediği gibi:

"HADİ ORDAN BE! HADİ ORDAN!"

not: Foto Hürriyet'in internet sitesinden alınmıştır.

not 2: 5posta.org Cinsellikle ilgili blog, açık seçik, çekinmeden, sakınmadan.

1 Eylül 2009 Salı

Gece sayıklamaları

Zevcem içeride uyuyor. "Zevcem içeride uyuyor" diye düşünmek bana bazen acayip tuhaf geliyor. Ne ara lan! Ben ne ara evlendim! Daha liseden mezun olalı şunun şurasında... vay dedeniii! 16 yıl olmuş. Ben son yıllarımda acı biriktirmişim hep anı yerine, onu görüyorum. Zevcemle biriktirdiklerim hariç, birlikte dolaştığımız onca ülke, aynı anda dikkat ettiğimiz onca detay. Başka hiçkimseyle aynı zevki alamazdım onunla yaşadıklarımdan.

Yalnız yaşadıklarım var bir de. Vurduğum balıklar. Sabahın beşinde karanlığın içinden bana doğru süzülen kiloluk levreğin güzelim parıltısı. Kadıköy'de tramvay yolundaki kör bir adamı herkes "niye çekilmiyor yahu bu adam?" diye düşünürken atılıp tramvayın önünden almam. Herkes adamın kör olduğunu görüyordu, ama kimse görmediğini, yani nerede durduğunu görmediğini anlayamamıştı. Empati kurmanın tepe noktalarından birisiydi benim için o an.

Ya da iki kişilik anılar. Barcelona'da, Park Güell'de Sinan'la bir güvercini çöp tenekesinin içinden kurtarmamız. Sonrasında bu olayı düşünüp "Bir lokma ekmek için çöpün içine giriyorsan bir ömür boyu çöpten çıkamazsın" özlü sözünü uydurmam. Gene Barcelona'da Türkiye'de hiçbir maç için yapmayacağım şeyi yapıp, kelimenin tam anlamıyla donuma kadar ıslanarak El Clasico'yu seyretmemiz.

Lisedeyken güruh halinde güzel şeyler yapardık biz. Tiyatro provaları yapardık, maçlarımız olurdu, uzun eşek oynardık, atar tutardık, birbirimize yazdığımız şiirleri okurduk, ders asardık. Herkesin yaptığı şeyler, biliyorum. Bize özgü değildi evet. Ama güzeldi be.

Biraz da ekip ruhunu sevdiğim, bir ekiple çalışmaktan zevk aldığım için bu işi yapıyorum aslında. İşimin bir yanı fena halde kendi başına kalıp konsantre olmayı ve yazmayı gerektirirken diğer yanı da her kafadan bir sesin çıkmasını ve yaratım sürecini gerektiriyor. Ama gene de eskisi gibi değil. Ne kadar geyik yaparsak yapalım bir amaca odaklıyız. Hepiniz öyle değil misiniz? O günün değişen amacına odaklı bir beyinle geyik yapma durumları

Zihinlerimiz mi çok boştu acaba? Biriktirebilme kapasitemiz, birbirimize dayanabilme gücümüz, birbirimizi her şeye rağmen sevme ve kabul etme yeteneğimiz mi vardı o zamanlar? 30 kişiydik, elbette gruplaşmalar oluyordu içimizde. Ama eğleniyorduk yahu. Ben mi çok saftım? Hala mı çok safım? Nostalcik olmak gibi bir sorunum mu var benim?

Sorumluluklarımız mı izin vermiyor artık biraraya gelmeye, değiştik diye mi? Sınıf arkadaşlarımdan bahsetmiyorum, herhangi bir on kişinin toplaşmasından bahsediyorum. O zamanlar da birbirimizden oldukça farklıydık halbuki. Aynı sınıfa kapatılmış olmak mıydı mesele? Şimdi aynı ofise kapatılanlar, o duyguyu takip edebiliyorlar mı? Bilmediğimden soruyorum. Ne biliyim, birlikte bira içerek maç seyreden 5-10 kişilik bir ekürisi olan var mı mesela? Yoksa ikili, üçlü çekirdek aileciklerin piknik, yemek daveti gibi vesilelerle biraraya gelmesinden mi ibaret artık sosyalleşme olanakları?

Yirmi gün kadar Paris'te bir ailenin yanında kaldım pansiyoner olarak, benimle birlikte bir de İngiliz mühendis kalıyordu evde. Dört kişilik bir aile, anne, baba, abi ve kızkardeş. Masalarında sürekli birileri vardı bizim haricimizde de. Sadece akşam yemeğinde değil, eve gelip yemeyi tercih ettikleri öğlen yemeğinde de. Sarko'nun nasıl Bruni'yi kaptığını konuşuyorlardı kakara kikiri yaparak. E peki bu ne?

Bilmiyorum. Gene bilmiyorum. Gene kafam karıştı. Gittikçe yalnızlaşacaksak eğer, niye kendimize bir tekne alıp denizlere açılmıyoruz ki tek başımıza?