22 Şubat 2011 Salı

moralim bozuldu

ben muz etiketi kolleksiyonu yapıyorum. muzların üstünde bulunan etiketleri itinayla söküp lisede kütüphaneden çaldığım bir şiir kitabının ön sayfasına yapıştırıyorum. bugüne kadar 50 kadar farklı muz etiketi biriktirmiştim. fakat zevcem sabah bu linki gönderdi bana

kadın 10.000'in üzerinde muz etiketi biriktirmiş...

çok moralim bozukh...

biğ de limki koysaymışım iyi olacakmış tabi :) şimdi koydum

16 Şubat 2011 Çarşamba

YİMMİBİR

20. yüzyılı bitiriyor olmak: Bir Jules Verne romanının son sayfalarını okumak.
Ve 21’e ait bir manşet: Paris’te bir tavan arasında Jules Verne’in hiç yayımlanmamış bir romanının elyazmaları bulundu…
20. yüzyılı bitiriyor olmak: Galaksinin anlamsız bir yerinde kendini tüketen yıldızın, yirmi yüzyıl önce saldığı ışığın, yirmi yüzyıl sonra gözlerine değdiğini bilmek. Evrenin bokböcüğü dünyanın içindeki altı milyar küsur hücreden biri olmak ve “Üniversite mezunu, İngilizce, Fransızca, Almanca dillerinden en az birine vakıf, (baylar için) askerlikle ilişiği olmayan, insan ilişkilerinde uyumlu, tuttuğunu koparan, ani sorunlara pratik çözümler üretebilen, tercihen Windows ve Excel kullanabilen yönetici adayları” olmak demek…
20. yüzyılı bitiriyor olmak: Atomu star yapmak ve “Starların özel yaşamı yoktur” ilkesini uygulamak. Aperatif olarak Molotof Kokteylimizi tavsiye ederim. Ara sıcaklarımızdan Hardal Gazı baştan çıkarıcı kokusuyla mükemmeldir. Son olarak Uranyum çekirdeklerimizden çıtlatırsanız dostlarınızın bizi tavsiye etmekte ne kadar haklı olduklarını anlayacaksınız. Tatlı servisimiz 21’de başlayacaktır. Afiyet olsun.
20. yüzyılı bitiriyor: Saraybosna’da 1909’da yapılan çocuk bahçesinin, üç kere patates tarlasına dönüştürüldüğünü öğrenmek. Vietnamlı bir ailenin üç nesil boyu üç ayrı işgalciye karşı ülkesini savunduğunu ve işportacının sattığı kol saatinin “Made in Vietnam” olduğunu bilmek. Baylar şirketimizin Yimmibirinci yüzyıl için geliştirdiği üretim stratejisini açıklamak istiyorum. “Crear uno, dos, tres, muchos Vietnam…”
20. yüzyılı bitiriyor olmak: Rüyamıza giren ak saçlı, aksakallı Alman dedenin verdiği rakamlarla oynadığımız sayısal lotoyu, pos bıyıklı, Gürcü kapıcıya teslim edip, babayı almak demek. Yimmibir’de kapıcılara güvenmemek gerek.

SİS GÜNLERİNDE İSTANBUL

Sis günlerinde İstanbul iki ayrı adaya döner. Bilinmeze varlığından yorgun vapurlar gider ve pantolonunun paçalarını çoraplarına sokmuş çöpçüler bile sisi süpüremezler.
Sis günlerinde İstanbul dededen kalma biz Bizans lahitine benzer. İçinde yağmalanmış bir mübaşir gölgesinin uyuduğu kâgir ve küflü bir lahit.
Sis günlerinde İstanbul’un camileri ve kışlaları ve konaklarında kaytan bıyıklı bir ittihatçı adaleti kol gezer. Ve cazbandın sesini beyaz memeli Beyaz Rus kadınların hüznü tütsüler.
Sis günlerinde İstanbul’a Marmara’dan işgal gemileri girer. “Torpidoları, kruvazörleri ve dretnotlarıyla yirmi iki İngiliz, on iki Fransız, on yedi İtalyan, dört Yunan gemisi” korkunç ve karanlık köpekbalıkları gibi boğazın böğrüne demirler.
Sis günlerinde İstanbul kimsenin dinlemediğini bile bile İstanbul’a anlatır meramını.
Sis günlerinde İstanbul deyip de Tevfik Fikret dememek olmaz: Tevfik Fikret.

SAHİBİNDEN SATILIK İLAN-I AŞK

Çınar yaprakları martı sesleri çıkararak ebedi pikelerini yaparken sarattıkları toprağa doğru,
Yağmur eğimin çekimine kaptırıp kendini iniyordu Dolmabahçe’ye; Yankiler’i kovmaya koşan 68’lilerin ayak izlerinde.
Ben ağzımda bir Yahudi ezgisi, uçar adım seni çiziyordum beynimin karakalemiyle el yapımı kırkbeşlik bir mahşere
En yaman körükleri, eritirken en büyük Ergenekon’unu benliğimin, bir olmaz’dan daha –maz düşüyordu.
Çinekop akınını ve yatsı namazını müteakip, Bastille’in alınışı gibi –ne garip-
Ben sana ilk defa âşık oluyordum.
Sen kıvırcık ve mazili, üşüyüp durdukça boğaza nazır; sanki ömrümün ilk Ortaköyüymüş gibi çarpılıyor; Dolunay’dan Dulcinea manzaraları kazanıyordum.
Bitmiş bir aşkı anlatırken dilim ezberden, parmaklarından çekemeden Orta Asya’lı gözlerimi –ne garip-
Ben sana ilk defa âşık oluyordum.
“Flaubert” diyordun. “Mevlana”, ve “Tandır Ekmeği” ve hatta “Kızılırmak”
Ağzına en çok yakışan kelimeydi “Küstahlaşmak”.
Olgun bir elmanın yere değişiydi sesin. Ve sen sevdadan konuşmaya başlayınca tek hücreli hayat başlıyordu benim durgun sularımda. Yeni bir yaratılışa tanık oluyordum.
İğdiş edip içimdeki sütten ağzı yanmış korkuyu, çarmıha kadar yolu var anasını satayım deyip –ne garip-
Ben sana ilk defa âşık oluyordum.
Ne garip; iliklerime kadar iliklemiştim kendimi.
Sürer diyordum benim maceram yanana kadar Kerem gibi.
Lanetlemişken bir zamanlar tüm aşkları, tüm şairleri
Şimdi üstümü başımı, tenimi, bendimi yırtıyorum.
Gene gebere gebere, gene gümbür gümbür, gene çırpınarak…
Ben sana ilk defa aşık oluyorum.

MEKTUP

Burada olsaydın yumurta kırardım sana. Yemek olsun diye değil de, işte… Telaşımı seyrederdin; ondan. Bir de yumurtayı yanlış söylememe gülersin. Gülüşünü görürdüm belki.
Bir şişe beyaz şarap saklıyorum yıllardır, onu açardım. Mantarına günün anlam ve önemini yazardım. Sofrayı hazırlardım heyecandan parmaklarım bükülerek. Salatayı yaparken, zeytinyağına bir damla alçak gözyaşı sarkıtırdım, kendimi tutamayıp. Sen görmezdin. Ellerini yıkamaya gitmiş olurdun çünkü o sıra. Temiz kadınsındır neme lazım.
Mutfaktan çıkınca sen, bir an dünyada yapayalnız kaldığımı sanırdım. Sonra gelir, salatayı alır, masaya koyardın. Ardından bakakalırdım, gölgenin uzayıp ayaklarıma değişini seyrederdim. Bildiğim tüm aşk mısralarını dizerdim gölgene. Artık kimseye söyleyemediğim mısraları… Ve sen yokken biriktirdiklerimi. Sonra karşılıklı otururduk masaya. Benim yumurta demeye bile mecalim kalmazdı.
Susardık birlikte. Salatanın zeytinleriyle oynaştırırdık çatallarımızı. Ve birbirimize bakamadan yudumlardık şaraplarımızı. Benim yine midem yanardı şaraptan, ses çıkarmazdım.
Sonra birden, bir zengin düğününde havai fişekler patlardı. Ben balkona gider, bir sigara yakardım. Yüzümde patlardı havai fişekler, alışıktım. Böyle havai gecelerde aklıma gayri ihtiyari sen gelirken, bu sefer sen gerçekten Etinle kemiğinle gelirdin, usulca gelirdin.
Şaşırırdım; hayal ve gerçek karışırdı beynimde. Yanıma gelirdin. Duvara yaslanır bir sigara yakardın. Birlikte efkârlı dumanlar salardık korkunç patlamalarla sarsılan gökyüzüne. Gözlerimi kapatıp Beyrut’u düşünürdüm… Saraybosna’yı, Ho Şi Minh’i, müttefik bombardımanı altında Berlin’i ve daha nicelerini… Ben bu şehirlerden herhangi birinde, seninle yaşamaya veya ölmeye hazırdım.
Bir an sessizliğe bürününce etraf, şaşırıp açardım gözlerimi ve bana baktığını fark ederdim. Göz ucuyla fark ederdim. Anlardın sana bakmadan seni gördüğümü, gülerdin. Dolunay çözülürdü dumanların arasından. Ve biz gömerdik gözlerimizi Galile Denizi’ne. Sana bakardım sonra, dolunayın yüzündeki yansımasına bakardım, dolunayın yüzündeki ışığına bakardım, dolunayın yüzündeki ışığını öperdim. Alnında öperdim önce, ay gibi beyaz alnında. Sonra gözkapaklarında, burnunla yanaklarını ayıran iki ince çizgide, dudağının kenarını öperdim, dişlerinde öperdim...
Koklardım uzun uzun. Derinlerden nefessiz gelip de suyun üstüne fırlayan sünger avcısının yaşam nefesi gibi çekerdim seni içime. Boğulmak üzere olan şehzadenin son nefesi gibi çekerdim. Ama… Artık kokunun bile bana ait olmadığını fark edince… Ağlardım fasılasız, hıçkırıksız, gözyaşlarım yanaklarımı eritene kadar ağlardım.
Biliyor musun? Ben her dolunay gecesi aya bakıp ölmeye çalışıyorum ve ölmenin de yaşamak kadar zor olduğunu öğreniyorum.

MABEDİN MERDİVENLERİNDE

Hangi üç harf aşk kadar çok şey anlatır?
Mahpustakine gök,
Aça çöp,
Rapunzel’e saç,
Köre ses,
Bektaşi’ye mey,
Mevlevi’ye ney,
Eşkıyaya dağ,
Ağaca kök,
Katile kan,
Tutkuna ten,
Bana sen.
Senin tenine tutkun bir adamım ben.

GECENİN SON OTOBÜSÜ

Gecenin son otobüsü on iki gibi kalkar ve evime götürür beni. Bezgin bir şöför “Ölsem de kurtulsam” der gibi keskin bir hızla kat eder mesafeleri. Sarsıntılı frenlerle belirlenir duraklar. Sarhoşlar ön koltuğun tutunma demirlerine çarparak uyanır.
Bütün akşam ev taşımış hamallar ağır ter kokularını bindirir otobüse. Azgelişmiş yaşamımızın bir isimsiz tanrıları… Güneşli zamanların, altın tenli, mağrur, az bulunur Hint Prensleri; soğuk ve ıslak günlerin, yer altı kahvelerinde sigara, çay ve zaman tüketen unutulmuş Yunan heykelleri…
Bir mekandan bir başkasına, ince bedenlerinin korkunç gücüyle taşırlar küçük dünyalarımızı: Koltuk takımları, gardolaplar, etajerler, berjerler, zigonlar, tuvalet masaları ve ilkel kabilelerin dillerinden Türkçe’ye girdiğini düşündüğüm daha bir sürü acayip isimli anlamsız nesne, ve tabi üstlerine örtülecek tozlu dantel işleri…
Boş koltuklara oturup tam karşılarındaki genç kızların çırpı bacaklarına bakarlar çaktırmadan. Kızlar bazen acımasız bakışlarıyla silerler bu yorgun adamların gözlerini, bazense kıyak geçip biraz daha açarlar çırpı bacaklarını.
Gecenin son otobüsüdür ışık hızıyla uykuya dalanların otobüsüdür. Ben uyuyamam otobüslerde. Bir zamanlar buna tıpatıp benzeyen bir otobüsün kuştüyü koltuklarında gördüğüm bir rüya açık tutar gözlerimi. Rüyamda uyandığımı görmüştüm. Çok huzursuz olmuştum. Benden başka bütün yolcular uyuyordu. Boğaz köprüsünü geçiyorduk. Ama ben karşıya giden otobüse binmemiştim. Aşağıya bakınca Boğaz’ın kıyılardan gelen tüm ışığı emen kapkaranlık sularını gördüm. Ve kıldan ince bir köprüde gittiğimizi fark ettim. Ve direksiyonda onu gördüm. Mavi kısa kollu şoför gömleği ve omzunda ter mendiliyle Azrail bıkkın gözleriyle bana bakıyordu. Köprünün bitiminde “WELCOME TO ARAFAT” yazısını görünce sıçrayarak uyanmıştım. O günden beri imrenerek bakarım uyuyanlara. Ve garip bir gururla dolar içim. Siz uyuyun, ben sizi beklerim.
Son duraktan epey önce inerim beni evime getiren otobüsten. Karanlık bir sokaktan tanıdık seslerin yardımıyla geçerim. Dayak yiyen kızın kırılgan yalvarışları ve hala radyodan ajans dinleyen yaşlı kadının durgun alışkanlığı gösterir yolumu. “Evim Güzel Evim” birkaç metre uzaktayken, girip bakkala bir sigara alırım, biraz beyaz peynir, bir de ufak rakı siyah torbada. Beni hiç kimsenin beklemediği bir yere ev demenin burukluğunu katarım siyah torbama. Anahtar döner, kapımı açarım, zamanın durduğu yere ilk adımı atarım. Ve son bir kez aklımdan geçiririm gecenin son otobüsünü, karanlığa doğru okkalı bir küfür sallarım.

DEPRESİF KARAKTERLİ BİR İÇ DÖKME-2

Sen onurlu bir ölümü düşünürken ve kendi heykellerini dikerken boş meydanlara, biz dağdeviren tabancalarla dağlıyorduk artık hiçbir şeyi kaldırmayan beynimizi bok çukurlarında.
Sen acısız bir ölümü düşünürken ve ecza ilmini hatmederken, biz kim bilir kaçıncı kere veriyorduk boynumuzu emektar İngiliz sicimine, boş otel odalarının küf kokan karanlığında.
Sen sade bir ölümü düşünürken ve yas çiçekleriyle süslerken cenazeni, biz çevirip gözlerimizi dolunaya salıveriyorduk kendimizi betonla sonlana kısacık bir boşluğa.
Sen “Alaska’da yanarak ölmek!” diye sayıklarken ve alevlere kimlik sorarken, biz hiç yaşamamış adamlara yazıyorduk son mektubumuzu, kanımızla.
Sen destansı bir ölümü düşünürken ve televizyonlarla naklen yayın anlaşmaları yaparken, biz kimyevi naralar atarak yiyorduk bir boka benzemeyen başyapıtımızın peliküllerini.
Sen “en azından son bir kez sevişmeli ölmeden önce” diye düşünürken, biz kendimizi yakmaya çalışıyorduk, bilmem kaç yüzüncü otuzbirimizle.
Sen geride bıraktıklarının ağırlığına dayanamayıp vazgeçerken, biz geride kimse bırakmamacasına vurup indiriyorduk gözümüze görüneni.
Ve nihayet sen “yaşamak ne güzel!” diyerek kaçarken olay mahallinden, seni kimsenin hatırlamayacağını düşünüyordun hüzünle, bizimse hatırlanmak sikimizde bile değildi, neşeli ölülerdik.

DÜŞÜK NABIZ

İstanbul’dan İzmir’e gelirken yolda
fırtınada elektrik tellerine takılıp kalan serçeler gibi
sorular takıldı aklıma…
Yağmur dumanı ıslatır mı acaba?
Plastik yokken daha dünyada neyle yaparlardı emzikleri?
İlk Homo Sapiens adının Adem konduğunu öğrense ne yapardı?
Asma yaprağının içine pirinç koymayı ilk akıl edeni alnında öpen oldu mu hiç?
Ya da yağ çıkaranı zeytinden?
Neden üç hecelidir çoğu çiçek isimleri?
Ya da aynı tadı mı verir kurşunun tene değmesiyle dudağın dudağa değmesi?
Neden her yeri buruşurken kulakları dimdik kalabildi Mistır Spak’ın?
Niye kırık dökük sevdalara kaldı bu dünya?
Peki ben nasıl sevebiliyorum dört başı mamur hala?
Ve sen nasıl bunca güzel geliyorsun dünyanın dört bir yanından bana?
Sonra yine, yağmur dumanı ıslatır mı acaba?
Plastik yokken daha dünyada…
Bir daha…
Bir daha…
Bir daha…

Eskiden Ben Yağmuru

Yine yeni yeniden. Son kez. Başka eskiden ben kalmadı

6 Şubat 2011 Pazar

Big Brother İs Watching Us


Dikkat dikkat! O artık buralarda da dolaşıyor. Lütfen kendinize çeki düzen veriniz. Sakal traşı gelenler lütfen gecikmeden traş olsunlar. Hanımlar, dişlerimizi fırçalamadan bloga gelmeyelim lütfen. Her an her şey olabilir hazırlıklı olmak lazım. Ani bir baskın durumunda hiçbirinizi tanımıyorum ama burada yazılanların hepsini bana siz yazdırdınız. Anında satarım haberiniz olsun.