14 Kasım 2007 Çarşamba

Evropa Yollarında 4000 Kilometre- 2.Kısım

İpsala gümrüğü bir uzun kapı. İçinde var evlisi sapı... kim kurmuş böylesi dandik bir yapı.

Sevdiğim bu gümrük bizi çıkarmayacak. Yaban ellere bizi bırakmayacak.
Hayatımda ilk defa bir gümrük kapısı görüyordum. Türkiye’de her zaman hayal ettiğinizle gerçekte karşılaştığınızın arasında babalar gibi farklar olur. Adliye Sarayı! Breh breh breh! İçinde cariyeler olmadığını bilirsiniz ama en azından gözünüzün önünde “vay babam vay vay vay” dedirtecek bir bina belirir. İş hanı kıvamında bir yer değil. Mahkeme Salonu! Ulan bizim salon bile daha büyük!

İşte gümrük kapısı da öyle bir şey. Ana girişte bir otomatik kol var… yanında da gişe… içinde bir memur… memurda bir surat… Nazım Hikmet şiiri gibi oldu. Denizin üstünde ala bulut… yüzünde gümüş gemi… içinde sarı balık… dibinde mavi yosun… kıyıda bir çıplak adam… durmuş düşünür…

Neyse dönelim memura. Memur, evde mesaiye gelirken bir yerlerde suratını düşürmüş. O derece suratsız. Çocuklarına acıyorsun adamın. Ama sana kim acıyacak? Memur acımayacak elbette. O haziran sıcağında o kutu kadar yerde oturmaktan zaten acımasız hale gelmiş. Yıllardır senin gibiler gelir gider, o ordan hiç kalkmaz. Sen acemi olabilirsin ama o kaşar. Pencereyi açtım. “Merhaba, biz dışarı çıkacaktık da” gibisinden süper saçma bir cümleyle açılış yaptım. Ama o açılışların adamı değil. Açılışlarla işi biteli çok olmuş onun. Ön sevişme sevmez, direk dalar. “Ehliyet, ruhsat, triptik!” dedi. Ne bekliyordun ki? “İpsala sınır kapımıza hoş geldiniz, sizi bu sınırlar dahiline alabilmemiz için önce ehliyetinizi, sonra ruhsatınızı, sonra da triptikinizi vermeniz gerekmektedir” Nah! İşin kötüsü sana kendini duyurmak gibi bir derdi yok adamın. Sadece bir kolun girebileceği kadar aralanmış pencereden “Ehlytrhsttrptk” gibi sesli harfi olmayan bir cümle kuruyor. Sen o cümleyi kulağından alıp, Türk bürokrasisinin bunca yıldır sana verdiği “memurla nasıl konuşulur, memur ne derken ne demek ister” eğitimiyle, bulunduğun devlet dairesinin göreviyle, “Ulan ne iştemiş olabilir bu herif?” cümlesiyle harmanlayıp sonuca ulaşıyorsun…

Ama onlar bunu neden yapıyorlar! Sen niye çıkmak istiyorsun kardeşim bu aziz vatan torpağının sınırları dışına! Bok mu var dışarıda! Böyle bir kendini bilmezlik, bir çıtkırıldımlık, bir burcuvalık. Yok dünyayı görmek istiyormuş, yok ülkeye dışardan bakmak istiyormuş! Neden? Türkün Türk’ten başka dostu yoktur. Bundan başka Türkiye yoktur! Bunu sana ilkokulda öğretmediler mi? Türkiye ayrı bir gezegendir dünyanın gerisi ayrı bir gezegendir. Ararsın oğlum dışarıda bak şimdiden söylüyorum! Olsun ben gene gidecem diyorsan buyur çık git, dolaşır dolaşır dönersin kürkçü dükkanına. Ha bak o zaman da ben seni geri alır mıyım… işte ondan çok emin değilim anam…

Son kez soruyorum hala çıkmak konusunda kararlı mısın? Evet mi! Yürü git şerefsiz seni!

Hiç yorum yok: