24 Kasım 2007 Cumartesi

Süt

Bu yazıyı bundan iki sene önce yazmıştım. Baktım ki düşüncelerimde çok bir değişiklik olmamış o günden bugüne o yüzden gün yüzüne çıkarmaya karar verdim. Bu da böyle oldu efenim. Şöyle diyorum bu yazıda:

Bir yandan özel kimyasallarla lezzetlendirilmiş tek tip, tek lezzet yemekler yiyoruz, sütler içiyoruz, bir yandan sigara tüketiyoruz fosur fosur. Bir yandan da yaptığımızın yanlış olduğunu, sağlıksız olduğunu söyleyerek vicdanlarımızla özsaygımızla oynuyorlar. Kapitalizmin bokunun bu kadar çıkacağını herhalde Marx bile tahmin edemezdi. Temelinde ne var? Bir ağacın bütün meyveleri aynı tadda, aynı büyüklükte olmaz, bir bahçenin bütün ağaçları aynı lezzette meyve vermez. Hayatta önüne ne çıkarsa onu yersin, onu yaşarsın, ama tükettiklerimizin tek tipleştirilmesi bizi de tek tipleşmeye itiyor. Ben her gün ayrı ineklerin sütünü içip bir süre sonra hangi sütün hangi inekten geldiğini anlamak istiyorum mesela. Ama hergün yüzlerce ayrı inekten toplanıp biraraya getirilen ayrıca pastorize edilerek tadı iyice ortalama hale getirilen bir de üstüne üstlük birbirinin tıpatıp aynı paketlere konularak haplaştırılan sütleri içmek zorunda kalıyorum. Haplar insan organizmasında genelleştirilebilen tepkilere sebep olur. Yan etkileri/advers etkileri vardır ama onlar ayrıntıdır, iyileştirici yanlarını kabul ettiğimiz için onlara ses çıkarmayız, kabul ederiz. Peki ya tükettiklerimiz? Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, kullandığımız her şey bizi bir tek tipleştirmeye götürür. Marka anlayışının temelinde bu yatar. Ama ben sadece bir organizma değilim ki! Ruhum, insan olarak farkında olduğum varoluşum, bilincim, ne derseniz deyin, içimdeki o şey çok diplerden sürekli bağırıyor. Yapma! Bu sesi duymakta çoğunlukla zorlanıyorum ama bir yandan da öyle güçlü ve sürekli ki yapmak zorunda kaldığım şeyleri (yapmak zorunda kalıyorum evet, çünkü seçeneksizim) yaparken beni engelliyor. Sırf bu yüzden tadını alamıyorum hiçbir şeyin. Televizyonlarda açıktan alınan malların ne kadar sağlıksız koşullarda üretildiği söyleniyor habire, neden çünkü paketlenmiş ürün alırsam teknolojik üretime geçmiş kapitalizme kar sağlayacağım. Pazarlık hakkım olmayacak. Peynir üreten bir mandıraya gidip peynir aldığımda fiyatı, miktarı, tadı konusunda pazarlık yapabilme hakkına sahibimdir. Bunu her yere genelleyebilirsin. Terziye gidersem de aynı şey. Ama beni paketlenmiş tadı da fiyatı gibi sabitlenmiş peyniri yedirmeye, herkesin giydiği kıyafeti giymeye zorla ikna ederseniz pazarlık hakkımı tamamen elimden almış olursunuz. Pazarlık aslında insani bir ilişki biçimidir. İnsani ilişkilerimi de elimden alıyorsunuz benim. Süpermarkette peynir aldığın reyonla fenerbahçe-galatasaray rekabetini konuşamazsın, kasiyerle hiç konuşamazsın çünkü sırada bekleyenler şarlar. Çünkü herkesin işi gücü vardır kardeşim, akşamın körü olmuştur, daha alışverişini bitirip berbat bir trafiğin içine girip evine ulaşacak ve akşam yemeğini yiyip televizyon seyrederken ailenin diğer bireyleriyle tek tük geyikler yaptıktan sonra da ertesi gün dinç kalkabilmek için uyuyacaktır. Çünkü sabah erken kalkıp tek tip giysilerini giyip işine gidecektir... çünkü hiç düşünmeden kabul ettiği bir düzenin parçasıdır. Bu düzen ona çoğunluktan olma rahatlığını veriyor çünkü. Ama girme o sıraya, gitme o eve, seyretme o televizyonu. Dağlara vur kendini, otun, börtünün böceğin, yağmurun, karın, akan suyun, ağaçların hışırtısının farkına var, meczup ol! Ne duruyorsun be at kendini denize, geride bekleyenin varmış aldırma, görmüyor musun her yerde hürriyet! Götün yiyor mu? Hayır yemiyor.

Bu kadar tek tipleşme çok güvenli bir alan aslında. Hayatını senin için düşünen hazırlayan birileri var, onların sana yarattığı müthiş güvenli alanda yaşamanın rahatlığıyla gevşeyiveriyorsun. Sana hayatın acımasız olduğunu, her an başına bir şeyler gelebileceğini, sevdiklerinin başına bir şey gelebileceğini, sen de dahil herşeyin geçici olduğunu, hayatta acıların da olduğunu, kısacası doğal olan kötüyü unutturuyorlar. Gerçek kötüyü. Sen kendi küçük güvenli dünyanda tetrapak kutusunun içindeki dayanıklı süt gibi yaşıyorsun. Bu arada haber bültenleriyle, filmlerle, sağlık anomalisiyle sana yapay öcüler yaratıyorlar, korkuyorsun, ama onlar sırtını pışpışlayıp, bizim söylediklerimizi yaparsan, bizim ürettiklerimizi tüketirsen sana hiçbir şey olmayacak diyorlar, rahatlıyorsun, air bagli, çelik barlı arabana binince hiçbir şey olmayacak sanıyorsun ama oluyor işte. Ölümsüzlük illüzyonuna kapılıyorsun çünkü sen düşünmedin, sen öngörmedin, ya da yaşayabileceğin gerçek kötüyü hayal ederek, rüyanda/kabusunda görererek ona kendini hazırlamadın. Ama birden oluveriyor işte. Tetrapak kutu yere düşüyor ve patlayıveriyor bir anda ve tamamen çaresiz, savunmasız bir halde dışarıya, gerçek dünyaya dökülüveriyorsun. Gerçek dünyada acı vardır, ölüm vardır (elinden geldiğince sterilleştirmeye çalıştığın hayatındaki en büyük korkun olan) pislik vardır, gerçek ve yırtıcı korkular vardır gerçek dünyada. Ama aynı zamanda gerçek iyi de oradadır. Sütün tadını alabileceğin gibi iyiliğin tadını da alabilirsin. Aldığın nefesin kıymetini bilirsin, gerçekliğinin farkına varırsın. Gerçek dünya bütün iyi ve kötü yanlarıyla müthiş lezzetli bir şeydir çünkü gerçektir. Eskiler hep derler ya, “…’nın eski tadı kalmadı, nerde o eski ….’lar” Dünya öyle yalan bir yere doğru gidiyor ki ben de çocuklarıma bugün tadına varabildiğim tek tük şeyleri anlatırken böyle diyeceğim. Tadını alabileceğim bir dünya istiyorum ben, hırpalanıp sarsılacağım ama gerçekten varolduğumu hissetiğim bir dünya istiyorum ben. Dünyanın gerçekliğin farkına varmak için savaşlara ihtiyacı var artık. Sadece savaşlar bizi kurulmuş olan dünyadan ayırıp gerçek dünyayla toplu halde karşı karşıya getiriyor çünkü. Ve yakında bir büyük savaş daha göreceğiz çünkü insan denen canlının bünyesi bu kadar büyük bir yalanı bu kadar uzun süre kaldıramaz. Savaş gerçekliğe döndüğümüz alandır. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu bize hatırlatan en büyük sirk savaştır. (Bir yerde Niççe’nin de 19 yy’ın sonlarında buna benzer şeyler söylediğini okudum bu yazıyı yazdıktan iki yıl sonra. Bilenler biliyordur diye söylüyorum.)

Peki dibine kadar illüzyona batmış bir dünyada sinema yapmaya çalışmanın ne anlamı var? İşleyişi terse döndürmek bence. Yani hipnotizmayı bozmak ve insanı gerçek dünyayla karşı karşıya getirmek. Hayatın ta kendisiyle karşı karşıya bırakmak. Ben galiba bu yüzden sinema yapmak istiyorum. Tokat atmak için. Titre ve kendine gel! Müthiş organize, karmaşık ve büyük bir yalanın içinde yaşıyorsun!

* kapitalizm ve korku ilişkisi üzerine düşünüyorum, yeni bir yazı için, siz de düşününüz.

Hiç yorum yok: