14 Mart 2010 Pazar

Replikas

Kelimelerin düşük yaptığı karanlık sokak içlerinde sarhoşlar uyuklayan köpeklerin üstüne kusuyor. Gece yıldızlı ve uyuz Soyuzlar dört dönmede semada. Dolmabahçe sarayındaki bir çini sobadan kalkan toz tanesi Sivis Hoteli protesto eden bir yele takılıp Gümüşsuyu üzerinden uçarak alnıma konuyor.

"...şehrimin damları üzerinden ve Marmara denizinin dibinden geçip" bozkıra yayılıyor sesim; karla kaplı toprakta postal izleri buluyor. Bir de ay halindeyse gece, inceden, pedsiz, kanıyorsa; onca gürültünün ortasında bile Akdeniz'de uyuyan izmaritlerin sesini duyabiliyorum.

Düşüncelerimi toplayamıyorum, kollarım iki yana sarkmış, kendimi başaşağı asılarak cezalandırılan bir yarasa gibi hissediyorum. Ne anlamsız ceza, ne anlamsız cümle...

Hayat başlı başına bir Öner Seyfeddin tuzağı haline gelecek kendimi tutmasam. Yaşadığım her cümlede o kara saçlı topaç çocuk gibi ağlayacağım. Sahi nerede şimdi o çocuk?

Kabarmalar ve soğumalarla, dev bir nabız gibi atıyor kentsoylu bataklığı şehrin. Kuduz bir durum hasıl olmuş, bir koparma, parçalama telaşı tüm saat kulelerinde zamanın. Kasımpaşa'da rimelleri akmış bir gemi, Rus sevgilisinden hatıra bir jiletle bileklerini kesiyor Attila İlhan'a inat. Adı da fena halde Aysel.

Bense beklenmedik haberler bekliyorum tanımadığım avukatlardan:

"Mısır'da işportacılık yapan büyük büyük amcanız öldü, size babayı bıraktı."
Ya da
"Siz aslında gerçekten Japonmuşsunuz. Yani gözlerinizin çekikliği tamamen Japonluktan..."
Ya da
"Kaş açıklarında, Fenikelilerden kalma bir batıkta üzerinde isminiz yazan bir anafor bulundu. Ve içinden -görevlilerin yediklerini saymazsak- dörtbinyirmialtı tane yaprak sarması çıktı."

Ne bileyim ben "Yalnızlık bir tek allaha mahsus evladım" bile bana yeter. Kendimi daha iyi hissederim belki de.

Kısırlaştırılmış kedi tadında geçiriyorum bu ateist mart ayını. Burnumda keskin bir gribal enfeksiyon kokusu, kulaklarım kabalaşma eğiliminde; ve ben kıştan çıksa da göt donduran sazlıklarda Evin,İzmir ve Güzel Marmara içiyorum cüce ortaçağ zebanileriyle.

Garip bir Kudüsleşme var şehrin meteor İlminde: Hava açık ve bombalı. Boku bokuna ölümün rüzgarı 12-14 terör şiddetinde esiyor alışveriş merkezlerinde. “O bir melekti” cümlesinin ilk kez etiyle kemiğiyle gerçek bir insan için söylendiğini duyunca oturup darma duman ağlıyorum.

İşte böyle Ernest Abi. Ara sıra kabak tadı verse de, hayat inatla ihtiyar balıkçıyı oynuyor. Ölüm denen puşt köpekbalığıysa tenkenin kenarındaki kılıç balığından kalan kılçıklarla üçbin ayrı dişini karıştırıyor.

Selam olsun doğdukları yerde ölenlere

Hiç yorum yok: