18 Mart 2010 Perşembe

Serbest Düşüş

Öncü Gençliğin "Aydınlık" sattığı bir günde girdim İstiklal'e. Midye ve simit satıyordu "Başka Gençlik". Zabıta kamyonunun arkasına atılmış kestane ocağından bir avuç kestane aldım; ne de olsa artık komün malıydı. Her akşam kestane, midye ve simit yiyen zabıta çocuklarını düşündüm. Şanslı piçler...

Kapalı bir tenis kortuna girmiştim bir keresinde. Arka arkaya iki kapısı vardı. Bir kapı kapanmadan öteki asla açılmıyordu. Açabilirsen kortun kapalı hale gelmesini sağlayan büyük balonu söndürebiliyordun. Bunu yapabilene ödül vermiyorlardı tabi. Olsa olsa azarlıyorlardı o akıllı kişiyi. Belki dünya da büyük bir tensi kortuydu ve kıyamet... Ürperdim, kovdum düşüncemi aklımdan "kışt" dedim.

Müthiş aylak bir gün geçirdim, çok zevkliydi tavsiye ederim. Hazırlanışı çok basit. Sabah uyanıyorsun ve hiçbir şey yapmıyorsun.

Bir kaç tane kitap sattım eskiciye, biraz param oldu, komik bir yazımın fotokopisini çektirdim. Bir kahvede oturup üç dört bardak çay içtim. Fotokopici fotokopimi takatukalarken yazımı okudu ve güldü. Çaycı ilk çayı tek şekerli içtiğimi görünce hep tek şekerli getirdi çayımı. Yaptığı işi önemseyen insanlara hep saygı duyarım.

Bilgisayarın başından yeni kalkmış Yippie'ler gördüm caddede. Dijital bir yorgunluk akıyordu gözlerinden. Onlarla aynı okullardan gelip de sürüden ayrılabildiğime sevindim. Kurt da kapmadı hani...

Galatasaray Lisesinin yanındaki telefon kulübelerinde sıra bekledim bir süre. Telefon etmek için değil, sadece benim keşfettiğimi düşündüğüm bir şeyi yeniden yaşamak için. Dünyanın dört bucağından gelen insanlar ayrı ayrı dillerde konuşuyorlardı ve içlerinde Türkçe yoktu gene. Ne zaman İstanbul'dan kaçmak istesem, hatta Türkiye'den, kendimi orada bulurum. Gözlerimi kapatıp kendimi B.M. Genel Kurulundaymış gibi düşlerim.

Kürt amcalar yanıbaşımda dolaylı küfürler ediyorlardı bu arada. "Ananın çocuğunu s.keyim" diyorlardı. Olasılıklara açık bırakıyorlardı küfürlerini ve başkasının anlamasını istemedikleri şeyleri Kürtçe söylüyorlardı. Bizse en fazla fısıldaşabiliyorduk.

Kakam gelince Mc Donalds'a gidiyorum. Amerikan sermayesinin içine sıçıyorum. Bu da benim protesto biçimim. Tuvaletlerin vatandaşlarım tarafından temizlendiğini biliyorum. Bu yüzden en büyük hedefim Amerika'da bir Mc Donalds'a sıçmak. Gerçi orada da bizimkilerden birinin tuvaletleri temizleme ihtimali yüksek ama...

Satrancın bir Pers oyunu olduğuna inanmıyorum. Biz Doğulular sessiz oyunlara alışık değiliz. Tavla bizimdir evet, okeyse daha kendisini çingenelerden aldığımızı itiraf edemediğimiz en sevgili üvey evladımız. Ama satrançtaki karışıklığı bir türlü çözemiyorum.


Çok paket sigara içtim bugün de. Bir nevi intihar olarak bakıyorum sigara olayına. "Gradual Suicide" adlı bir albüm çıkarmayı bile düşündüm bir ara. Grubumun adı da "Zibro Kamin" olacaktı. Navajo dilinde "Büyük Kibrit" anlamına geldiğine inanıyordum bu iki kelimenin. Akıllı bir girişimcinin gaz sobasına "Zibro Kamin" adını vermesi beni çok derinden yaraladı, vazgeçtim.

Samatya'da bir kilisenin bahçesinde çekim yapıyorduk. Uygun bir yer bulmak için dolanırken kilisenin arkasında bir imalathaneye rastladık. Mavi leğenlerin içinde uzun beyazımsı sicimler yıkıyorlardı. Ben kiliselerde yakılan uzun ince mumlardan yaptıklarını zannetmiştim. Meğersem sosis zarı olarak kullanılsın diye bağırsak temizliyorlarmış. Kendimi Fransa'da hayal ediverdim hemen. Nefis bir çayırda dolaşıyorum, yanımdan çırılçıplak güzeller koşarak geçiyorlar. (Bunu yazıya karşı gittikçe azalan dikkatini arttırmak için yaptım) Ama ben hiçbirine tenezzül etmiyorum.(Hiç beklemiyordun değil mi!) Neyse, uzakta ufak bir ahşap kilisenin avlusunda tahta leğenler içinde bir şeyler çiğneyen rahipler görüyorum. "Allaaah! Şarap" diyerek yanaşıyorum en alkolik-tanrı-misafiri tavrımla. "Bonjour Mes Seigneurs, qu'est-ce que vous faites?" (Selamınaleyküm ağalar. Naapıyorsunuz?) diye soruyorum. Rahiplerden biri küfrede küfrede çamaşır makinelerinin bozulduğunu, bu yüzden başrahibin boklu donlarını yıkamak zorunda kaldıklarını söyleyince hızla olay mahalinden uzaklaşıyorum.

Evimde kocaman bir fritöz var. Hani şu sanayi mutfaklarında kullanılanlardan. Onu boyayıp tek objelik bir sergi açmayı düşünüyordum. Yanına da bir defter koyacaktım, gezenler fikirlerini yazsınlar diye. Sergi bitiminde de, basın bulabilirsem bir açıklama yapacaktım. "Esas sanat ürünü bu kıçıkırık fritöz değil, yanıbaşımdaki defterdir" diye. Ressam arkadaşlara açtım bu konuyu. Çok güldüler. Ben de tabiatiyle kızdım onlara. Hadi len! Sizinkisi sanat da bizimkisi boru kurdu mu?

Benim hiç eltim olmadı. Yazıdan kazanacağım parayla kendime bir elti alacağım. Yardımlarınızı beklerim.

2 yorum:

Müge dedi ki...

Gökhan Bey,
pek yoruma açık bir tarafları olmadığı için eski yazılarınızda yorumla olaya dalma ve durun yeni öğrendiğim bir kelimeyi kullanayım burada; geyikleme imkanı olmuyor ama yine büyük keyif alarak okuyorum. Dolayısıyla bir okuyucu olarak nabız vereyim istedim efem.

Gökhan dedi ki...

Müge hanım, sizin okumanız yeter efendim, sevgiyle kalınız :P