30 Mart 2010 Salı

Pattaya Yazısına Ek

Angkor Vat'ta dolanırkene tanıştığımız yaşlı Fransız çiftin bağyan olanı 6 yıldır Phuket'te yaşadıklarını söyledi. Paris'i bırakıp gelmişler. Fransızlar da artık hiç gülmüyormuş, "eskiden sokakta birbirimize selam verirdik filan, şimdi herkes başı önünde geçip gidiyor" dedi. Böylesi bir bıkkınlık elin Fransızını tropikal iklimi gülümseyen insanlarının yanına çekebiliyorsa benim hala burda ne işim var a.q.!

Bir Pattaya'yı seversen orası dünyanın en güzel Pattaya'sıdır.

Eğer sirk seviyorsan, arızalı mekanlara ilgin varsa, parti insanıysan ya da sadece biraz delirmek istiyorsan bile… Pattaya’ya geeel Pattaya’yaaaa…


Benim için sabah, insanlık için öğlen sayılabilecek bir saatte indim Bangkok’a. Suvarnabhumi havaalanının önünde yarım saat kadar taksicilerle pazarlık yaptıktan sonra birine bindim. 700 baht artık otoyol paraları. 1000 bahttan aşağı götüren yok anasını satayım. Adi, paragöz herifler filan diye geçiriyorum içimden. Henüz bahtın kaç lira olduğundan haberdar değilim. Saatte 130-140’la giderek bir buçuk saatte varıyoruz Pattaya’ya. Kardeşim söylediği gibi Carrefour’un önünde karşılıyor beni. İyi pazarlık yaptığımı söylüyorum. Sonradan aklıma geliyor sormak. Bu arada kaç para verdim ben taksiciye? 28 lira, pazarlık yapmasam 40 lira verecektim. Ulan! 12 lira için mi uğraştım ben o kadar! Hem de 150 kilometre yol gelmek için. Verirdim anasını satayım, ben bizim evden havaalanına giderken veriyorum o parayı taksiye! Ağzıma meyveciden aldığı ananasları tıkıştırarak susturdu beni. Nasıl susturulacağımı biliyor tabi şerefsiz.

Tanrının varlığına inanmamı sağlayan bir tek şey vardır. O da ananas. Ananas gibi bir meyvenin varlığı tek başına açıklanamaz. Ve Taylan’da ananas çok bol ve ucuz. Her sokakta bir meyveciyle karşılaşmak mümkün. Dikkat isterim, bunlar seyyar meyveciler. Camekanlarda buzun üstünde (hava sıcak) kendilerine ayrılan kompartmanlarda duran muhtelif meyveler, karpuz, ananas, papaya, guava. Ne istiyorsan söylüyorsun, alıyor, bildiğin satırla, mahir ellerini kullanarak, bir operatör edasıyla dilimliyor, sen “ulan bu herifle/kadınla kavga etmeye kalksan on dakika içinde dilimlenmiş bir halde servise hazır halde bulursun kendini” diye düşünürken o bizim bakkalda içine yumurta koyduğumuz poşetlere dolduruyor meyveleri, birer bambu çubuk saplıyor hepsine, bütün poşetleri bir başka poşete koyuyor uzatıyor sana. Bu naylon poşet denen hadise az gelişmiş her ülkenin hayatını kurtaran bir bok. Üçüncü dünyanın çevre kirliliğinden daha önemli sorunları var, geçim sıkıntısı, ucuz maliyet gibi, birinci dünyalılar da kendi dünyasında olmadığı için hiç aldırmadan harcıyor naylonu, orada nedense unutuluyor aynı dünyada olduğumuz. Ve benim aklıma böyle durumlarda düşüyor dünyanın her yerinde hayatın ne kadar farklı yaşandığı. İşte bu yüzden çok seviyorum başka yerleri görmeyi. Sabah kahvaltısında meyveye, özellikle de ananasa doyuyorum.

Dünyanın bir çok yerinde, bir çok şehrin hiç uyumadığı söylenir. Benim birader bazen aklına takar, Rusların “Moscow never sleeps” adlı dandik şarkısının nakaratını tekrar eder bazen. İstanbul’un en uyumayan yerinde yaşayan birisi olarak ben de İstiklal caddesinin hiç uyumadığını düşünürdüm. Zevcemle Kızım’ı da alıp sabahın altısında caddedeki apartmanlardan birinin merdivenlerine oturup kahvaltı etmişliğimiz olmuştur. Gelen geçeni,sarhoşu, yeni uyanmışı seyrederekten. Amma velakin bunların hepsi hava civa. Eğer gerçekten uyumayan bir şehirden bahsediyorsak Pattaya’yı tek geçerim.

Sabahın yedisinde, afyonumuz patlamamış bir halde bizi otelden alan minibüsün koltuğunda oturmuş ara sokaklardan başka bir otele gidiyorduk. Şaşkınlıkla izledim manzarayı. Daha önce bahsettiğim önü açık barlardan birinde dört tane lady-boy (travesti abla) oturuyordu hala. Birisi vücuduna sonradan eklenmiş olan silikon memeleri klasik travesti yabancılaşmasıyla ortalığa sermişti. Travestiler ergenken erkek olduklarından ve ergen oğlan çocuklarına memelerini saklamaları öğretilmediğinden bence, göğüslerini saklama ihtiyacı duymuyorlar. Manzaraya devam edeyim, biraz ileride, dükkanlarını yeni açmış ya da zaten hiç kapanmayan dükkanlarında gececilerle yer değiştirmiş birkaç esnaf bir keşişin önüne çökmüş sabah dualarını yaparak ona manastıra götüreceği günlük yemeği sunuyorlar, az ileride sarkık taşaklı Tayland köpekleri çöpleri karıştırarak yemek araştırıyor, bu arada arabanın sağından solundan vızır vızır motosikletler geçiyor. Travestiler, keşişler, sarkık taşaklı köpekler ve motosikletler. Sabah 7. İkimizin de karnı aç, gittiğimiz diğer otelin önünde bizimle gelecek olan turisti beklerken biraderim kahvaltı arama turuna çıkıyor. Thai’ler sabah öğlen akşam ayırmadan aynı şeyleri yiyebiliyorlar. Tayland yemeği yapmak çok ahım şahım bir şey değil bence. Wok’a ver harlı ateşi, ver yağı, iyice kızsın, içine ne sebze buluyorsan, ne et buluyorsan at, sulu olsun diyorsan su kat, makarnalı olsun diyorsan noodle salla, yok pilavlı olsun diyorsan salla pilavı, iki karıştır ver soyayı dök tabağa. Al sana yemek. Sabah, öğlen, akşam fark etmez. Ben bunları düşünürken biraderim “kahvaltı buldum!” diyerek geliyor. Naylon bardaklarda sütlü kiremit rengi bir sıvı, sandviç ekmeğinin içinde yeşil renkli bir puding. Nerde eksantrik orda ben! Ver koçum! İçtiğimiz şey soya sütlü çay, yediğimiz puding de pandan denilen bir yapraktan yapılan puding. Sonradan araştırarak bulduğum kadarıyla tabi. Sabaha sütlü kiremit rengi ve canlı bir yeşille başlamak. Yaşam budur işte!

Pattaya’nın esas olayı geceler. Walking Street, yani barlar sokağı. İşte bugüne kadar gördüğüm en uçuk yer. Go-Go barların önünde hemşire, şeytan olarak ya da sado-mazo kıyafetleri içinde bekleşen Thai kızları, ellerinde bir karton, promosyonları var, bir içki alana ikinci bedava filan gibi.Yürürken yolunuzu kesip “ping-pong şov?” diyerek ellerindeki broşürden açıklama yapmaya çalışanlar. Kafalarlarsa ara sokaklardaki bir mekana gidip bir kadının vajinasına muhtelif şeyler sokmasını seyrediyorsun. Düşüncesi bile nahoş benim için. “Fuut Mâsaaaaj”cılar da var elbette. Dükkanlarının içinde ayak masajından kendinden geçmiş abiler, ablalar. Yol kenarında piyasa yapan orospular, yol kenarında piyasa yaparken yavşayan leydi-boylar, Thai kadınlarından da Türk travestilerden de daha güzeller. Uyarı var internet sitelerinde, size yavşarken cüzdanınızı çalabilirler diye. Ama bir şey olmuyor tabi. İngilizler, Aussie’ler çoktan sarhoş olmuş herkesle geyik yapma halindeler, Ruslar gruplar ya da en azından çiftler halinde dolaşıyorlar ve KGB ajanı gibi davranıyorlar. Kimseyle konuşmak yok. Karılarını evde bırakıp gelen Abaza Hintliler, Pakiler ve elbette Türk abilerimiz. Üç yüz metreden tanınıyorlar. Walking Street’in muhtarları, eller arkada birleştirilmiş, bütün kadınlar teker teker kesiliyor, ayakta şıpıdık terlik, dizaltında kalan basketçi şortu, kırık dökük İngilizce konuşan tek arkadaşlarının etrafında toplanmış birkaç orospuyla pazarlık yapıyorlar. Bir erkek için cennet burası. Yaşlı, çirkin ya da sakat olmak fark etmiyor. Paran olması yeterli. Hizmetler sadece seksle de sınırlı değil üstelik. Motoru varsa atıyor seni motorun arkasına, gezilecek yerlere götürüyor, rehberliğini, çevirmenliğini de yapıyor. Bir sürü yaşlı amca, genç bir kızla elele, barda diz dize, bilardo oynuyor, kulüpte karşılıklı dansediyor, flört ediyor kısacası. Bangkok’a gidip şehirli ve orta sınıf Thai’leri görene kadar aradaki farkı anlamamıştım. Buradaki kadınlar alt sınıfın kadınları, tarzları, dans edişleri hep biraz sakil, üstlerine oturmayan bir şeyler var hep. Ama hepsinin yüzü gülüyor, hiçbir şeyi takmıyor gibiler. Negatif, mutsuz, suratsız olmayı yurttaşlık görevi olarak üstüne giyinmiş bir Türk olarak şüphelere gark oluyorum elbette. Gerçekten bu kadar rahatlar mı yoksa oynuyorlar mı? Sonuçta kimse suratsız satıcıya gitmez. Ama hayır, oynamıyorlar. Çünkü sadece orospuların yüzü gülmüyor, herkesin yüzünde hemen açıveren bir gülümseme var Pattaya’da. Walking Street’in iki yanına konuşlanan seyyar satıcılar da dahil olmak üzere herkes mutlu kodumun memleketinde. Fakirler ama gergin değiller, acı içinde değiller, “daha iyisi bir sonraki yaşamda” teorisinden mi bilmiyorum ama takmıyorlar anasını satayım! Ufacık bir espri yapıyorsun gülüyorlar, pazarlık yaparken çok düşük bir rakam söylüyorsun gülüyorlar, kom pun kap (Tay dilinde “teşekkür ederim”) diyorsun gülüyorlar, dilin dönmüyor tam söyleyemiyorsun ona da gülüyorlar. “Türkün suratını mı çekicem lan! Yerim! Ben burda yaşıycam anasını satıyim bundan sonra!” noktasına o kadar çabuk geliyor ki insan anlatmak mümkün değil

26 Mart 2010 Cuma

Mangia Lunga

Bundan yıllar önce bir ay kadar İtalya'nın Perugia şehrinde ikamet etmiştim. Yılların getirdiği değişimle birlikte bugün bende bıraktığı duygu "git yerleş üç ay, roman yaz anasını satayım"dır. Yüksek binaların arasında kalan dar sokaklarında yürürken Perugia'ya İtalyancalarını mükemmelleştirmeye gelmiş Koreli sopranoların okuduğu aryaları duyar insan. Bir güzel kavı vardır meydana çıkan dar girişe kıvrılmadan hemen önce sağda. Fena mekan hafızam vardır, on yıldan fazla zaman oldu oraya gitmeyeli ama bugün gidelim dolaştırırım sizi allaama.

O meydana çıkmadan önceki dar kıvrımın üstünde bir lokanta vardı, hala da vardır sanıyorum. Bir pazar günü hiç unutmam, öğleden biraz önce o sokaktan meydana çıkarken uzun bir masaya yayılmış 10-15 kişilik bir arkadaş/akraba grubunun tatlı tatlı muhabbet ettiğini görmüştüm. Orda burda dolaşarak ve Perugia'nın 100 yıllık Meydan Pastanesi'nde (Adı bu değildi elbette) dünyanın en güzel tiramisusunu yiyerek geçirdiğim saatlerden sonra akşam eve dönerken, 7/8 sularında aynı şerefsizler grubunu orda gördüm tekrar. Yerlerinden kalkmamışlardı ve hala yiyip içip muhabbet ediyorlardı. Başkası böyle bir şeyi kıskanır mı bilmiyorum ama hayvan gibi kıskandığımı, çaktırmadan boş sandalyelerden birine kıçımı yerleştirip "Si! Si! Prego! Domenica, rossi, salvatore" demek istediğimi bugün gibi hatırlarım.

İtalyanlar Mangia Lunga terimini Lunga Marcia'dan bozarak türetiyorlar. Şimdi tabi öncelikle ikisini de açıklamak lazım. Mangia Lunga, "Uzun Yemek". La Lunga Marcia ise "Uzun Yürüyüş". Çin komünistlerinin kendilerini çeviren Çan Kay Şek kuvvetleri tarafından yokedilmemek için güneyden kuzeye doğru başlattıkları 13 bin kilometrelik yürüyüşe verilen ad. Başladıklarında 100 bin kişi, bitirdiklerinde 30 bin kişiler, bayağı bir kırılmışlar yolda yani.

Neyse efenim, Mangia Lunga'nın amacı da yemek için yürümek aslında. Lezzet meraklısı bir grup bir araya gelir, bir gün içinde yürüyerek dolaşabilecekleri bir alan dahilinde farklı lezzetleri tatmaya odaklanırlar. Ben Perugia'dayken yapılan Mangia Lunga dünya lezzetleri üzerineydi. Babaların programı giriş suşi, gelişme falafel, sonuç Tunus tatlıları gibi bir şeydi. Çizdikleri rota üzerindeki restoranlarda durup farklı ülke mutfaklarından bir şeyleri tadıp, tıka basa doymayıp, aynen devam ediyorlardı. Biraz önce internetten baktım, gelenek hala sürüyor.

O masanın başında oturup sabahtan akşama kadar tatlı bir yaz sıcağında muhabbet ederek yemek yiyen o İtalyanları gördükten sonra Mangia Lunga'yı ben de kendime göre yeniden yorumladım. Bana göre uzun yemek yiyenler, yani Mangia Lunga yapanlar, o masadaki güzel insanlardı. onları ne zaman hatırlasam hep aklımdan Mangia Lunga terimi geçer.

25 Mart 2010 Perşembe

Mim geldi

Hüseyin Usta'dan bir mim gelir bizlere, aman allah gözlere bak gözlere. Hayatımıza dair yedi şey yazılacakmış efenim. Ne bileyim, zor beah. Aslında şu yazı bu işi baya bir halleder ama gene de bir deneyelim bakalım

  1. Uzun yıllardan beri olmam gereken yerde olmadığımı düşünüyorum, oraya ulaşmak için yaptıklarımla bir şey yapmamak arasındaki fark oldukça küçük.
  2. 9-10 yaşımdan beri, hep yaşımdan en az beş yaş olgun oldum. Hayat böyle istedi herhalde, şu günlerde kendimi kırklarımda gibi hissediyorum, ölmeden bir beş yıl önce de ölü gibi hissedeceğim, o zaman anlayacağım beş yıl içinde öleceğimi.
  3. Sık sık depresyona girerim, elim ayağım çalışmaz, eğer kendimi tamir ettirebileceğim bir teknik servise gidebiliyor olsaydım ilk önce buna baktırırdım
  4. Sevdim mi tam severim, sildim mi bir kalemde (Şaka değil, yanlış olmasın)
  5. Yalnız kalmayı severim. Bunun normalden on gün sonra doğduğum, yani içerde biraz fazla beklediğim için olduğunu düşünüyorum
  6. Bazen hapse girmek istiyorum. Hapse girmenin toplumsal yükümlülüklere mola verdiren bir halt olduğunu düşünüyorum. Bol bol kitap okurdum ne güzel. Evet manyağım
  7. Dostlarla birlikte oturulan ziyafet sofralarının özlemini duyarım sık sık. İtalyanları kıskanmam bundandır.
Puffy, Virgilius, Müge, Ena ve Can'a gönderiyorum efenim bu mimi

Ben bunlara takılıyorum abicim!

Gülücük, tebessüm ve gülümseme kelimeleri minik gülme kelimeleridir. Birisi azcık bir espri yaptıysa gülücük alır, birinin aklına eskilerden güzel bir anı geldiyse mesela yüzünde tebessüm oluşur. Eğer çok gülüyorsak buna da kahkaha diyoruz.

Şimdi gülücük veya tebessüm küçük gülüş isimleri, kahkaha ise büyük gülüşün ismi. Peki Türkçe'de bunların ortasında/arasında kalan bir gülmeye verilen isim nedir? Gülüş mü?

Cümleyi kuramadım da ondan kafama takıldı. Polente'ye "dünyanın öbür ucunda gülücüklerinize/kahkahalarınıza sebep olabildiysem ne mutlu bana" yazmaya çalışıyorum ama ne gülücük ne de kahkaha, o orta gülme halini karşılamıyor. "Gülüşlerinize" de abes bir kullanım. Hadi bakalım! Ne diycem lan ben burda!

not: işte ben bu yüzden twitter kullanamıyorum. 100 küsur harfte nasıl anlatayım lan ben bunu!

19 Mart 2010 Cuma

Aaa ne kadar enteresan

Kaherine Heigl, ki kendisi çok sevdiğimiz beğendiğimiz ve gelecek vadettiğini düşündüğümüz oyuncu bağyanlarımızdan, ülkemizin genç yeteneklerinden birisidir Showest ödülünü almış. Şimdi esas mesele o değil. Esas mesele ödülün kendisi. Yakından bakalım
Katherine'in memelerine değil, ödüle odaklanın. Dikkatle bakın, daha dikkatle, bugünlerde etrafta gördüğünüz bir başka ödüle benziyor mu? Mesela Yeşilçam Ödüllerine?

Ce eeee... Ne kadar enteresan öyle değil mi?

18 Mart 2010 Perşembe

Hüzünlü Maymun Kumpanyası

Martılardan gençliğimin hesabını sormaya geldim mendireğe. "Yediniz ulan beni!" diyerek taş atıyordum onlara. Başkalarının kelimeleriyle oynuyordum kendi oyunumu. Şu uçan beyaz kuşa martı demeyi dedelerimizden biri bildi. "Şu"ya şu, "uçan"a uçan, "beyaz"a beyaz ve "kuş "a kuş diyen de o puşt dedelerimizden -hadi kadınların hakkını yemeyelim- o kaltak ninelerimizden biriydi zaten.

Yıldızlar inatla yer değiştiriyordu. Galile (Ukalalık etme! Biz de biliyoruz tam adının Galileo Galilei olduğunu) inatla yıldızların değil dünyanın yer değiştirdiğini söylüyordu. Ben Galile'yi dövüyordum. Galile içip sarhoş oluyordu, "Ben sana ne yaptım? Niye dövüyosun ulan allahsız!" diye bağırarak ağlıyordu. Ben Galile'yi bir daha dövüyordum.

Kozyatağı'ndaki evimin balkonunda oturup yıldızlı bir Bodrum akşamında aşık olacağım kızı düşünüyordum. Ama yıldızlı bir Bodrum akşamı yaşayıp yaşamayacağım, yaşasam bile yıldızlı bir Bodrum akşamı yaşadığımın farkına varıp varmayacağım, varsam da böyle bir akşamda ışık saçan bir kızla karşılaşıp karşılaşmayacağım, karşılaşsam bile onun beni farkedip etmeyeceği, etse de bana yüz verip vermeyeceği, verse bile benim o yüzü alıp almayacağım, alsam da aramızda gümbür gümbür bir aşkın başlayıp başlamayacağı, başlasa bile bu gümbürtünün etkisiyle Bodrum'un 6.2 şiddetinde bir depremle ortadan ikiye yarılıp yarılmayacağı, yarılsa da ikimizden birinin bu yarıktan aşağı düşerek arzın ta ebesinin merkezine doğru yolculuk edip etmeyeceği, etse bile şans eseri hayatta kalanın -eh artık hayatta kalmaya da ne kadar şans denirse- diğerini anında unutup unutmayacağı, unutmasa da başkalarıyla düzüşüp düzüşmeyeceği, düzüşmese bile bir tekkeye girip inzivaya çekilmeyeceği, inzivaya çekilse de bir gün şeyhine yoğurt almak için bakkala giderken efkarlanmış ve hatta freni patlamış bir kamyonun altında kalıp kalmayacağı tamamen meçhuldür. Öyleyse bir kız için ölmeye değer mi be abi?

Bir Şehre İstanbul Demek

"Neden karanfil yok silerinde?" deme bana. Bu akşam İstanbul'a dağıttım paramı. Kadıköy'ün yaz kış yalınayak dolaşan çingene çocuklarına dağıttım. Olmayan geleceklerinden çaldım getirdim. Dolmabahçe yokuşunun kavgacı mendilcilerine dağıttım. Telaşsız neşelerinden aldım getirdim. İstiklal'in tinercilerine dağıttım. Kimyevi hayal güçlerinden getirdim.

Banliyö trenlerine bindim sonra. Ağzında kirli bir ameliyat maskesi olan pembe pijamalı, kabak kafalı oğlanı göstererek "Kızım hasta; tedavisi için gönlünüzden ne koparsa" diyen ölü köpek bakışlı kadına verdim paramdan. Danışıklı bir dövüşün rahatlığı içindeydik ikimiz de. "Abilerim, ablalarım"a dağıttım; "Şimdi Orhan Ağbimizden ‘Batsın Bu Dünya'yı söylüyorum"a dağıttım. Ve şaşarak yirmi yıl önce giden bir trende olduğuma, sana tarihi bir umutsuzluk, sana kandil simidi ve parlak kağıtlı bayram şekerleri, sana beş kiloluk çiçek yağı bidonları, "Önüne bak kız"lar ve ucuz tespihler getirdim.

Sonra bir emekli astsubay çıktı sahneye ve başladı belki bininci kez tekrar etmeye:

"Bayanlar, baylar. Değerli vaktinizden bir dakikayı boşa harcamak niyetindeyim. Dinleyiniz. Şu elimde görmüş olduğunuz; aslında hiçbir işe yaramasa da çok fonksiyonlu olan ve hınzır caponların, güzel ülkemin, ter, nem, başörtüsü ve kaçamak bakışlar kokan; yorgun ve tıkış tıkış trenleri için,

Dev-Sol militanı kara kuru kızla, Hizbullahçı yarım sakal oğlanı birbirine dokundurtma maharetini haiz, karakterli ve barışçı trenleri için,

Ve banliyö lakabıyla, her gün emeğini Eminönü'nde ya da Kadıköy'de bırakıp, bedenlerini hiçten bir külçe halinde evlerine taşımaya uğraşan bir yığın insanı, Bir yığın çalışkan insanı, Bir yığın sıradan insanı, Bir yığın umutsuz insanı evlerine,

Her daim alüminyum tencereli evlerine, her daim ucuz porselen ya da melamin tabaklı evlerine, Hazreti Ali ve Zülfikar, Müslüm Gürses "Kahire Resitalleri", Bebek Yüzlü Tarkan ya da Kürşad ve Asena posterleriyle süslü evlerine ve duvarlarında sahte incileri ve parlak pullarıyla yeşil satenden Kur'an Mahfazası bulunan evlerine,

Ve eskiciden alınmış, üstünde yüzlerce abazan delikanlı düşünü, ekmek kırıntısını ve ucuz sigara külünü yani yaşama dair en ince, yaşama dair en basit, yaşama dair en doğal izlerin anısını taşıyan arabesk desenleri solmuş çek-yatlı evlerine,

Ve onca yokluğa rağmen ille de renkli televizyonlu evlerine ve sobalı ama inadına soğuk evlerine,

Ve bir tepenin taaa başında, şehre geç gelmenin bedelini ödeyerek kondurulmuş evlerine ve akşam olup da ışıklar yandı mı o tepeyi göz göz ışığa boyayan evlerine, bedenlerini hiçten bir külçe halinde taşımaya çalışan bir yığın insanı,


Bir yığın çalışkan insanı,

Eir yığın sıradan insanı,

Bir yığın suskun insanı evlerine taşıyan,

Yeni terhis edilmiş erlerin ve askeri lise öğrencilerinin bol bol öldüğü ve kimsesiz zamanlarda kedilerin hakim olduğu zalim istasyonlara kusan trenleri için,

Güzel ülkemin banliyö kod adlı trenleri için kurnaz caponların icat ettiği ve alışveriş merkezlerinden kredi kartı verilerek alınıp zengin mutfaklarına konuşlandırılan metali bol üvey abilerine tıpatıp benzetilerek, sadece üç otuz paraya, amme hizmetine, Türk'ün makus talihi plastikten klonlanan ve uzaktan bakınca minik bir uzay gemisini andıran şu teknoloci harikasını takdim ederim. Sırayla hanımlar beyler... Herkese yetecek kadar var..."

Plastik teknoloji harikasından da aldım, koydum cebime. Sana ikinci el yaşamlar getirdim, mahalle dedikoduları, akraba evlilikleri, klimalı, davullu zurnalı düğün salonları, margarin kremalı pastalar, boyalı limonatalar getirdim sana;

Hemşeri kahvelerini, köy kalkındırma derneklerini ve milli maç gollerinin köy möy tanımayan omuz omuza sevinmelerini getirdim; şehit ölmenin rahatlığını, kömür sobası zehirlenmelerini ve namus cinayetlerini getirdim sana; hastane kuyruklarını, otobüs kuyruklarını, kerhane kuyruklarını ve Cuma namazlarını ve Cem ayinlerini getirdim.

Ölesiye yorgunum şimdi. Bugün koca bir şehir taşıdım sırtımda ve kendimi bile tamamlayamadan geldim sana. Gel. Ağır, oturaklı bir çay demle ve eksik kalan yanımı öpüşlerinle tamamla.

Örtmenimizin Canı Ders Yapmak İstemediği İçin Yazdırdığı Serbest Konulu Kompozisyon

Başlık: Serbest Kompozisyon

Ben bu kompozisyonumda hayal kuyuma düşen bazı konuları sizinle paylaşmak istiyorum örtmenim.

En çok takıldığım şeylerden birisiyle başlamak niyet, amaç ve kararlılığında olduğumu belirterek kompozisyonuma başlamak istiyorum örtmenim.

Benim en çok takıldığım şeylerden bir şey de "Ofis Çiftçinin Kara Gün Dostudur" özlü sözü örtmenim. İzmir-Alsancak'ta ve İstanbul-Haydarpaşa'da bulunmakta bulunan TMO (İnanır mısınız örtmenim ben hep bunu DMO'nun sertleşmişi sanıyordum örtmenim) silolarında -yani güvercin lokantalarında- okumayı yeni söken küçüklerimiz kolayca okuyabilsinler ve zaten okuma bilen büyüklerimiz hiç dikkat etmesinler diye dev harflerle yazılmış ve tarihe kadim -yani kadir'in yanlış yazılmışı- bir dostluğu sonsuza dek/kadar ilan etmiş yazılardan bahsediyorum örtmenim. "OFİS ÇİFTÇİNİN KARA GÜN DOSTUDUR".

Doğal olarak natürel bir şekilde benim aklıma sorular geliyor örtmenim. Niye Türkiyemiz güzel ülkemizin, sanayileşmekte olan (itiraf ediyorum bu lafı televizyondan çaldım)iki güzide —yani... eşanlamlısını bilmiyom- şehrinin tam da göbeğinden, akıllarımızda köy ve kır ortamlarıyla özdeşleşmiş, milletimizin efendisi çiftçilere seslenilmektedir?

Hadi çiftçiler, çiftçilerimiz, bu çağrıyı duydular diyelim; ofis çiftçinin nasıl kara gün dostu olmaktadır. Ofisle çiftçi, bir Beşiktaş vapurunun kıç tarafında kendilerine, kaptanlıkla işgal eden -yani işi o olan- babamla halamın söylediğine göre alkoliklikle işgal eden -yani, aynısı- eniştemin kurduğu gibi bir çilingir sofrası kurup, batmakta olan güneşe karşı rakı mı içmektedirler acaba?

- Şerefine be ofisim...

- Sağlığına be çiftçicim en kara günümüz böyle olsun!

Hatta, Denizkızı Eftalya'nın ruhunu çağırıp onunla Bebek'ten Çengelköy'e oradan da Arnavutköy'e ve Paşabahçe'ye, Avrupa benim Asya senin, Boğaz'ın sonuna kadar giderek nefs-ül nefaset -yani divan şiiri- bir Sanat Musikisi turu atıyorlardır. Belki de ikisi de Eftalya'nın hayaletine aşık oluyor ve zavallı kadının zatürree'ye -yani öksürük- yakalandığı yerde birbirleriyle kavga edip bir kara gün dostluğunun daha her gece tekrar tekrar paramparça olmasına neden oluyorlardır. Güneş ise her gecenin sonunda akşamdan kalan kırıkları toplayıp onları yeniden barıştırıyordur belki de...


Kafanızın iyice karmakarışık bir karışıma girdiğini tahmin edebiliyorum tahminimce örtmenim. Ama daha bitmedi.

En önemli hayalimse örtmenim imamlarla ilgili hayal kuruyorum örtmenim. İmamların grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı için eylem yaptıklarını hayal ediyorum örtmenim. Bir de sırtlarına Kur'an-ı Kerim'den -yani dünyanın en çok satan üç kitabından biri- sayfalar astıklarını düşünebiliyor musunuz? Evet örtmenim bildiniz Sıffın savaşındaki gibi. Polislerin tam imamların sırtına coplarını indirecekleri sırada ne yapacaklarını şaşırmış halde kalakaldıklarını düşünüyorum sonra. Ne ilginç ve intıristing -yani ay sipik ingiliş de aynı zamanda nat e boru- bir manzara olurdu di mi?

Acaba imamlar bu şekil bir gaz çıkarsaydı cemaatte nasıl bir hareketlenme olurdu merak ediyorum örtmenim. Bir de bunu yazdıktan sonra beni siz, imamlar, polisler, koyu Sünniler ve koyu Alevilerden başka kim döverdi onu merak ediyorum örtmenim. Toplumsal Paranoya ne demek örtmenim?

Ben büyüyünce kimyager olup semtimizin pazarındaki işe yaramaz sebze parçalarından ilaçlar yapacağım örtmenim. Tartıldıktan sonra acımasızca kesilip atılan yerli muz koçanlarından kısırlığa çare bulacağım; karnıbaharların yeşil yapraklarından kansere; pırasa, kereviz ve taze soğan saplarından yaptığım kokteylle de AİDS'e... çare bulmak üzereydim ki güzelim kompozisyonumu yırttınız örtmenim. O zavallı sebze parçalarının psikolojisinden hiç anlamadığınız belli. Sizin hayal kurma damarlarınız tıkanmış örtmenim. Ama hiç merak etmeyin. Hıyar çiçeklerinden yapacağım ilaçla sizin derdinize de bir çare bulacağım.


NOT: Ben bu yazıyı yazdığımda imamlar henüz greve gitmemişlerdi.

Serbest Düşüş

Öncü Gençliğin "Aydınlık" sattığı bir günde girdim İstiklal'e. Midye ve simit satıyordu "Başka Gençlik". Zabıta kamyonunun arkasına atılmış kestane ocağından bir avuç kestane aldım; ne de olsa artık komün malıydı. Her akşam kestane, midye ve simit yiyen zabıta çocuklarını düşündüm. Şanslı piçler...

Kapalı bir tenis kortuna girmiştim bir keresinde. Arka arkaya iki kapısı vardı. Bir kapı kapanmadan öteki asla açılmıyordu. Açabilirsen kortun kapalı hale gelmesini sağlayan büyük balonu söndürebiliyordun. Bunu yapabilene ödül vermiyorlardı tabi. Olsa olsa azarlıyorlardı o akıllı kişiyi. Belki dünya da büyük bir tensi kortuydu ve kıyamet... Ürperdim, kovdum düşüncemi aklımdan "kışt" dedim.

Müthiş aylak bir gün geçirdim, çok zevkliydi tavsiye ederim. Hazırlanışı çok basit. Sabah uyanıyorsun ve hiçbir şey yapmıyorsun.

Bir kaç tane kitap sattım eskiciye, biraz param oldu, komik bir yazımın fotokopisini çektirdim. Bir kahvede oturup üç dört bardak çay içtim. Fotokopici fotokopimi takatukalarken yazımı okudu ve güldü. Çaycı ilk çayı tek şekerli içtiğimi görünce hep tek şekerli getirdi çayımı. Yaptığı işi önemseyen insanlara hep saygı duyarım.

Bilgisayarın başından yeni kalkmış Yippie'ler gördüm caddede. Dijital bir yorgunluk akıyordu gözlerinden. Onlarla aynı okullardan gelip de sürüden ayrılabildiğime sevindim. Kurt da kapmadı hani...

Galatasaray Lisesinin yanındaki telefon kulübelerinde sıra bekledim bir süre. Telefon etmek için değil, sadece benim keşfettiğimi düşündüğüm bir şeyi yeniden yaşamak için. Dünyanın dört bucağından gelen insanlar ayrı ayrı dillerde konuşuyorlardı ve içlerinde Türkçe yoktu gene. Ne zaman İstanbul'dan kaçmak istesem, hatta Türkiye'den, kendimi orada bulurum. Gözlerimi kapatıp kendimi B.M. Genel Kurulundaymış gibi düşlerim.

Kürt amcalar yanıbaşımda dolaylı küfürler ediyorlardı bu arada. "Ananın çocuğunu s.keyim" diyorlardı. Olasılıklara açık bırakıyorlardı küfürlerini ve başkasının anlamasını istemedikleri şeyleri Kürtçe söylüyorlardı. Bizse en fazla fısıldaşabiliyorduk.

Kakam gelince Mc Donalds'a gidiyorum. Amerikan sermayesinin içine sıçıyorum. Bu da benim protesto biçimim. Tuvaletlerin vatandaşlarım tarafından temizlendiğini biliyorum. Bu yüzden en büyük hedefim Amerika'da bir Mc Donalds'a sıçmak. Gerçi orada da bizimkilerden birinin tuvaletleri temizleme ihtimali yüksek ama...

Satrancın bir Pers oyunu olduğuna inanmıyorum. Biz Doğulular sessiz oyunlara alışık değiliz. Tavla bizimdir evet, okeyse daha kendisini çingenelerden aldığımızı itiraf edemediğimiz en sevgili üvey evladımız. Ama satrançtaki karışıklığı bir türlü çözemiyorum.


Çok paket sigara içtim bugün de. Bir nevi intihar olarak bakıyorum sigara olayına. "Gradual Suicide" adlı bir albüm çıkarmayı bile düşündüm bir ara. Grubumun adı da "Zibro Kamin" olacaktı. Navajo dilinde "Büyük Kibrit" anlamına geldiğine inanıyordum bu iki kelimenin. Akıllı bir girişimcinin gaz sobasına "Zibro Kamin" adını vermesi beni çok derinden yaraladı, vazgeçtim.

Samatya'da bir kilisenin bahçesinde çekim yapıyorduk. Uygun bir yer bulmak için dolanırken kilisenin arkasında bir imalathaneye rastladık. Mavi leğenlerin içinde uzun beyazımsı sicimler yıkıyorlardı. Ben kiliselerde yakılan uzun ince mumlardan yaptıklarını zannetmiştim. Meğersem sosis zarı olarak kullanılsın diye bağırsak temizliyorlarmış. Kendimi Fransa'da hayal ediverdim hemen. Nefis bir çayırda dolaşıyorum, yanımdan çırılçıplak güzeller koşarak geçiyorlar. (Bunu yazıya karşı gittikçe azalan dikkatini arttırmak için yaptım) Ama ben hiçbirine tenezzül etmiyorum.(Hiç beklemiyordun değil mi!) Neyse, uzakta ufak bir ahşap kilisenin avlusunda tahta leğenler içinde bir şeyler çiğneyen rahipler görüyorum. "Allaaah! Şarap" diyerek yanaşıyorum en alkolik-tanrı-misafiri tavrımla. "Bonjour Mes Seigneurs, qu'est-ce que vous faites?" (Selamınaleyküm ağalar. Naapıyorsunuz?) diye soruyorum. Rahiplerden biri küfrede küfrede çamaşır makinelerinin bozulduğunu, bu yüzden başrahibin boklu donlarını yıkamak zorunda kaldıklarını söyleyince hızla olay mahalinden uzaklaşıyorum.

Evimde kocaman bir fritöz var. Hani şu sanayi mutfaklarında kullanılanlardan. Onu boyayıp tek objelik bir sergi açmayı düşünüyordum. Yanına da bir defter koyacaktım, gezenler fikirlerini yazsınlar diye. Sergi bitiminde de, basın bulabilirsem bir açıklama yapacaktım. "Esas sanat ürünü bu kıçıkırık fritöz değil, yanıbaşımdaki defterdir" diye. Ressam arkadaşlara açtım bu konuyu. Çok güldüler. Ben de tabiatiyle kızdım onlara. Hadi len! Sizinkisi sanat da bizimkisi boru kurdu mu?

Benim hiç eltim olmadı. Yazıdan kazanacağım parayla kendime bir elti alacağım. Yardımlarınızı beklerim.

16 Mart 2010 Salı

İKAME EKONOMİSİ BİZE ÖZGÜ DEĞİLMİŞ MEĞERSEM

Bu fotoğrafı aldığım sitenin sahibi genç Anglo-Sakson kardeşim, Tayland'ın İsaan bölgesinde yaşıyormuş. Benim dikkatimi çeken şey onun da dikkatini çekmiş. Amma velakin o kartuş doldurma hadisesiyle ilk defa teşriki mesaiye girerken ben ikame ekonomisi ülkelerinden birinin vatandaşı olarak bakıyorum meseleye. Adamlar süper teknoloji geliştirmişler kardeşim. Bunu bize en az 9 saat süren Kamboçya seyahatini "Ennnn fazla 6 saat sürer!" diye kakalayan turizm acentesi sahibi gahpenin ofisinde görmüş ve tikkatle incelemiştim. Yanda görmüş olduğunuz renkli tüplerde dört renk mürekkep var. Bu mürekkeplerden birer ince hortum çıkmakta, bu hortumların birleştiği nihai noktada da bir çip var, o çipi yazıcının bir yerlerine monte ediyorlar. Kartuş doldurmaya filan gerek kalmıyor. Tüplerdeki mürekkep azalınca ekleme yapıyorsun oluyor bitiyor. Sanıyorum laser yazıcılarda yemez bu teknoloji, halihazıra bizde de varsa bu yazıyı okumamış sayabilirsiniz. Ben ilk defa gördüm helal olsun Thai kardeşime dedim!

Yimmibir

20. yüzyılı bitiriyor olmak: Bir Jules Vernes romanının son sayfalarını okumak. Ve yimmibire ait bir manşet: Paris'te bir tavanarasında Jules Vernes'in hiç yayımlanmamış bir romanının elyazmaları bulundu.

20. yüzyılı bitiriyor olmak: Galaksinin anlamsız bir yerinde kendini tüketen yıldızın, yirmi yüzyıl önce saldığı ışığın, yirmi yüzyıl sonra gözlerine değdiğini bilmek. Evrenin bokböcüğü dünyanın içindeki altı milyar küsur hücreden biri olmak ve "Üniversite mezunu, İngilizce, Fransızca, Almanca dillerinden en az birine vakıf, (baylar için) askerlikle ilişiği olmayan, insan ilişkilerinde uyumlu, tuttuğunu koparan, ani sorunlara pratik çözümler üretebilen, tercihan Windows ve Excel kullanabilen yönetici adayları" olmak demek.

20. yüzyılı bitiriyor olmak: Atomu star yapmak ve "Starların özel yaşamı yoktur" ilkesini uygulamak. Aperatif olarak Molotof Kokteylimizi tavsiye ederim. Ara sıcaklarımızdan Hardal Gazı baştan çıkarıcı kokusuyla mükemmeldir. Son olarak Uranyum çekirdeklerimizden çıtlatırsanız dostlarınızın bizi tavsiye etmekte ne kadar haklı olduğunu anlayacaksınız. Tatlı servisimiz yimmibirde başlayacaktır. Afiyet olsun.

20. yüzyılı bitiriyor olmak: Saraybosna'da 1909'da yapılan çocuk bahçesinin, her savaşta patates tarlasına dönüştürüldüğünü öğrenmek. Vietnam'lı bir ailenin üç nesil boyu, üç ayrı işgalciye karşı ülkesini savunduğunu ve bugün işportacının sattığı kol saatinin "Made in Vietnam" olduğunu bilmek. "Baylar, şirketimizin yimmibirinci için geliştirdiği üretim stratejisini açıklıyorum: "Crear uno, dos, tres, muchos Vietnam!"

20. yüzyılı bitiriyor olmak: Rüyamıza giren ak saçlı, ak sakallı Alman dedenin verdiği rakamlarla oynadığımız sayısal lotoyu, pos bıyıklı Gürcü kapıcıya teslim edip, babayı almak demek. Yimmibirde kapıcılara güvenmemek gerek.

14 Mart 2010 Pazar

Guiseppe'nin Hasbıhali

Gecenin bütün müstahkem mevkileri ele geçirdiği bir saatteyim. Günışığı tüm cephelerde yenik. Bir yerlerde gücünü topluyor. Top mermileri taşıtıyor köylü kadınlara ve onbeşlik şarapnelin koynunda çocuklar uyuyor. Bense işgal ordularını bekleyen bir Rum kadar hain ve mutluyum. Her halükarda sabahın olacağını bilmezlikten gelerek geçiyor zamanım.

Ne diyordu ünlü İtalyan şair Guiseppe D'arranciata 2.Dünya savaşından hemen sonra:

Eskiden muhteşem hakimiyetinden
Yıldızları göremediğim belediye sarayının
Yıkıntıları üstünden seyrediyorum
Tüm gölgelerini Ay’ın.

İtalyan edebiyatının bu en tanınmamış, en gizli kalmış, hatta İtalyanlar tarafından bile tanınmayan ve hatta hiç yaşamamış ya da en azından biraz önce ismi doğan şairi, ben olmasaydım var olmayacaktı. Ve sana, bana ve evrendeki her şeye iğrenç bir Paranoyum Matrixum (Ulan Acaba?) virüsü bulaştırmayacaktı.

Belki de baba tarafından Kars'lıydı Guiseppe, gizli din ve homoseksüellik taşıyordu. Tuvalette herkesten gizli kudüm çalardı. Libya'da savaşmış ve sırf arkadaşlarına erkekliğini ispat etmek için tecavüz edip öldürmek zorunda kaldığı kömür gözlü, iri memeli bir Arap orospusundan frengi kapmıştı. Belki de Mussolini'yi İtalya'nın adını hatırlayamadığım bir yerinde idam edip bir ağaca astıklarında, parmaklarını uzatıp acımadan Duce'sinin gözünü çıkaran da oydu. Tamam Guiseppe, beynimin dehlizlerinden çıkabilirsin artık.

Bir filmde vardı. Başında. Bir ip cambazı simsiyah giysileri ve üzüntü makyajı içinde ipin üstünde yürür, yürür, yürür. Bir noktaya gelince durur. Elindeki gül yapraklarını boşluğa bırakıverir. Yaprakların düştüğü yer bir mezardır. Sirkleri bir şehirden diğerine giderken bir arkadaşları trafik kazası geçirmiş ve ölmüştür. Onu bu şekilde uğurlarlar.

Şişli Camiinde, cenazesi bol sabahlarda, portatif masaları ve matbu makbuzlarıyla, eğitim vakıfları, körler derneği, iktidarsızlar dayanışması gibi civil civil toplum örgütlerinin görevlileri olur. Masalarını açarlar, makbuzlarını özenle yerleştirirler, bir boka benzemeyen madeni çelenklerini en görünür yere koyarlar, çelenklerin üstüne yazılacak hayırsever isimler için harflerini hazırlarlar. Sonra cenaze töreni ve namazın gelmesini beklerler. Beklerken de at yarışı dinler cep telefonuyla önemsiz görüşmeler yaparlar

-Alloo... Camideyim... Sen nerdesin?-

Ya da birbirleriyle şakalaşıp gülerler. Sonra ölenin yakınları yavaş yavaş gelmeye başlar. Biraz önce kikirdeyenlerin yüzünde ciddi bir ifade oluşur hemen. Saygılı hatta üzgün. İşleri bitince de... Aman off bana ne ya.

Sinema hayattan daha güzeldir.

Di mi Guiseppe?

Boyacı Çocukla Haylazlığımızın Hikayesidir

Martıların uçmaktan yorulduğu bir gündü- İstanbul kardan kaçırabildiği kadarıyla yaşıyordu bu mart gününü. Yalnızdım; yaşamla bağlarımın koparıldığını hissediyordum; oldukça hırpalandığımı seziyordum, ama bütün bunlar, beynimin dehlizlerinde keskin bir duman gibi geziyordu sadece. Martılar dalgakırana, birden başlayan karın hayatta kalabilen bir avuç taneciği gibi serpilmişlerdi. Şehir olabildiğince kabuğuna çekilmişti ve insanlar her zamankinden daha hızlı koşturuyorlardı kendilerini bekleyen sıcak evlerine. Kadıköy'ün iç parçalayan çingene dilencileri bile bu soğukta çıplak ayak yürümeye cesaret edememişlerdi; tezgahtaki balıklar dahi donmuştu.

Zamana mekana ya da kişiye bağlı kalmadan yürüyordum ki birden karşıma bir boyacı çocuk çıkıverdi:

"Boyıyalım mı ağbi?" dedi.

"Gel lan" dedim. "Boyayalım."

Minibüslerin pençe sesli kornalarını boyadık ilkin; miyav bile diyemez oldular.

Devlet dairelerinin kapılarını kırdık, salaş meyhanelere boyadık onları; bir de Rum meyhaneciler boyadık hepsine saçları ortadan ayrılmış, dişsiz. Kıdemli sarhoşlar hücum ettiler, yepisyeni muhabbetler için. ‘Büro' ile ‘krasi'yi kırıp denize attık.

Adliyeleri boyadık sonra, koca koca merdivenler, dev sütunlarla. ‘Adalet Mülkün Temelidir' yazılarını kaldırıp ‘Sollamaya Kalkma Beni Kötü Ezerim Seni!’ yazdık. Kanunsuzlar çoook korktular.

Mukavvalarda yatan çocukları boyadık para sıçan ruhsuz puştların olmayan vicdanlarına.

Bankaları boyadık Hayyam kırmızısına. Eh biraz da para aşırdık tabii, boyacıya ne vericez?

Copları boyadık pelteden. Yerçekimine dayanamayıp bir daha dikleşememecesine iktidarsızlaşıverdiler.

Ben "İnsan aklının faşizme kayan buzlanmış yörelerini kaya tuzuyla boyayalım" dedim. Boyacı anlamadı, vazgeçtim.

O "Canım salep istedi sıcacık" dedi. Ben "Boyamızı ona harcamayalım ben sana sonra ısmarlarım" dedim.
Arabaları fotosenteze boyadık sonra. İğneli çam model bir Doç kamyonetin altında oturup dinlendik biraz.


Tacizcilere memeyle kuku boyadık artık sadece kendileriyle oynasınlar diye ve Bülent Ersoy'a pipi yaptık sırf gıcıklığına.

İşkence nasılmış anlasın diye elektrik boyadık Devlet Babanın tırnaklarına. Meğer bir makanizmaymış Devlet Baba; içindeki sıçanlar kaçıverdi elektriği yiyince.

Sakalına tükürdüğümün Capitalismus'unun özvarlığına ve sermaye hesaplarına, fakirlik seviyesinin altında kalanlar yüzdesini boyattım zorla bizim boyacıya; biraz yoruldu ama olsun.

Sonra kırkbeş yaşındaki halimi boyattım ona:

"Koskoca dünya dönerken ben dönmüşüm çok mu? Bunları cidden ben mi yazmışım? Çok romantikmişim canım; bıy bıy bıy Hacivatım." Cebime koydum kendimi, ileride lazım olur belki diye.

O da bana yetmişyedi renk boyalı, pirinç kaplama, Sibel Can kartpostallı, Süleymaniye gibi bir boya sandığı boyattı. Bir de parka, kalan son boyamızla.

Sonra ben sözümü tutup salebini ısmarladım boyacı çocuğa. Saleplerimizi içerken bol bol güldük ne işler ettiğimize ve ben gizliden gizliye umutlandım. Sonra o kendi evine yollandı ben kendiminkine. Yatmamla uyumam bir oldu. Sabah minibüslerin pençe gibi korna sesleriyle uyandım.

Bu ülke gene çaktırmadan ırzıma geçiyordu.

Suskun Bir Soru İşaretiyim Kulağıma Sürekli Dil Atan Bu Oğlancı Şehrin İmla Kılavuzunda

Doğru; farelerinle konuşan bendim. Çünkü yanıp tutuşuyordum iç organlarını görmek için ve dehlizlerinde kemirilen maceraperest iskeletlere derinden benzerdim.

Doğru; hayaletlerine rehberlik eden de bendim. Topkapı Sarayı'ndaki samuray hayaletine çocukluğumun "Şogun"unu anlattım ve Karacaahmet'te köşe bucak kovaladım Neyzen'in mezarını arayan Miles Davis'i. Hiç kimseler bilmez ne faydalı hizmetler verdiğimi, el ayak çekilince Harem'e girmeye çalışan otobüs ölülerini geri gönderdiğimi.

Doğru; eskicilerine on mandal karşılığı mısralar satan bendim ve Osmanlı duvarlarının yağmur deliklerini şiirle tıkayan.

Doğru; "hiçbir yer"inde dolaşmadayken kaybolmamak için her adımda bir parçamı bırakan bendim isimsiz sokaklarına. Belki de işiyordum bilmiyorum. Ve sen steril hıçkırıklara boğuluyordun o sırada, histerik kahkahalar atıyordun belki de... Bilmiyorum.

Doğru; damlarına oturup şifa niyetine ağlayan bendim. Çünkü kanatlanıp çıkınca arşa, aslında İstanbul diye bir şehir olmadığını gördüm.

Bi şey sorucam.

Ne kavimler, ne kabileler metres etti seni de, niye bize karı oldun?

Taylanda Gittim Ben-1

Uzun uzun yazmak için yeteri kadar toplayamadım kafamı. Baktım ki beklerken ara uzuyor, gördüklerim, düşündüklerim soğumaya başlamış, defterime aldığım notları geçeyim dedim bari, bazılarını uzatırım da hem. Aşağıdaki gibidir efenim

  • Bana Dubai turunu satan genç bizim için çok dua ettiklerini söyledi Pakistan'da. Çocuklar bile Türkiye'nin Dünya Kupasına gitmesi için geceleri dua etmişler. Bu ülkenin enteresan bir etkisi var yakın ve uzak çevresinde. Geçtiğimiz Avrupa Kupası'ndan kalma bir not var telefonumda, o zamandan beri saklıyordum, Türkiye-Hırvatistan maçından sonra Mostar'da Boşnaklarla Hırvatlar arasından feci kavga çıkmış. Yaralılar filan. Boşnaklar büyük ihtimalle "nasıl koduk sizeee!" yaptılar o dönem. Özgüvenini henüz kazanamamış, ekonomik ya da politik düzenini bir türlü tam olarak sağlayamamış ya da hala dünyanın geri kalanına kapalı çevre ülkelerin dönüp baktıkları model Türkiye oluyor. Bizim kendi sarsıntılarımı, açmazlarımız, krizlerimi onlara çerez gibi geliyor. Konuştuğum bütün Paki Kardeşler "Pakistan çok güzeldir ama sakın şimdi gitme!" diyorlar. Puket'te muhabbet ettiğim terzi 25 yıldır Puket'te yaşadığını, bu süre zarfında iki kere Pakistan'a gittiğini ve koşarak geri döndüğünü anlatıyor. Sokakta yanına yanaşan motosikletin arkasındaki adam Kalaşnikofunu göstererek üstünde ne varsa alıp sonra da hiç nedensiz seni öldürebiliyormuş artık. Yazın 45 derece sıcakta elektrik ve su kesiliyor ve günlerce gelmiyormuş. Çocukluğunun Karaçisinde hiç böyle şeyler olmadığından bahsetti yüzünde acı bir ifadeyle. Yalan yok, bir insanın doğduğu topraklara gidememesinin nasıl bir şey olduğunu bilmediğim için şükrettim halime. "Bizim memleket de kadar da kötü değil lan!" duygusu oluşuyor Pakistanlılarla konuştuktan sonra insanda.
  • Otelden havaalanına taşındığımızı otobüste Taylandlı Budist bir rahiple tanışıyorum. Üstünde bütün budistlerde olduğu gibi turuncu kumaş var (Budizmin sembol rengi turuncu, bilgeliği, gücü ve ağırbaşlılığı sembolize ediyor), ayağında sandaletler, kafasında büyükbabamın ölmeden önce giydiği renkte bir takke. "Üşüdünüz mü?" diye soruyorum. "Hayır" diyor. "İnsanlar kazınmış kafamdan rahatsız olmasınlar diye takıyorum". İyi de babacım siz Budistlerin olayı bu diil mi zaten? Yani kafası kazınmamış Budist olmaz ki, ayrıca üstündeki turuncu kumaştan rahatsız olmayan adam kafandan hiç rahatsız olmaz bence. Ayrıca olanın da götüne goyem sana bi şey olmasın. Böyle bir hissiyatçılık, böyle bir naiflik... Sen çok yaşamazsın Somsak. Adının Somsak olduğunu muhabbetin içinde öğrendim tabi. Yol boyunca muhabbet. Johannesburg'da yaşıyor. Meditasyon öğretiyor orada. Yüzünde sabit bir tebessüm olan bir amca, insan ister istemez imreniyor bir süre. Sonradan bayıyor ama. "Yok lan! ben kendi manyaklıklarımdan memnunum be!" durumuna geçiyor bünye. Ama tabi bunların hepsi kendi egomuzun tırsması aslında. Mazallah evi terkeder gider bir daha da geri gelmezsin diye yapıyor bunları. Somsak'ın kadın haricinde herşeyi var. Cep telefonu bile var. Emirates'in Bussines Lounge'una girebiliyor, çok uçan bir insan olduğu için gümüş kart vermişler. Beni de sokuyor içeri sağolsun. Bahsi geçen mekan açık büfe yemek, içki, tatlı, kahve içeren, isteyenin bir köşeye kıvrılıp uyuyabildiği, interneti ve x-box'u olan, sigara içilebilen bir alan. Beni burda bırak Somsak diyorum. Ben burda yaşıycam bundan sonra. Çok gülüyoruz karşılıklı. Muz, somon, salata, tatlı ve ekmeği karıştırarak yiyor, bir ayrım, sıra söz konusu değil. Tavrında çok güzel bir şey seziyorum gıptaynan. Dediğim gibi kadın haricinde herşey var keşişin hayatında ama o kadar güzel özümsemiş ki hepsinin araç olma halini. Hiçbirine bağlanıp kalmıyor, yapıştırmıyor üstüne. Cep telefonu işine yarayacak bir telefon o kadar, "dur bunun internete giren, fotoğraf çeken, benim yerime meditasyon yapanı da var hemi de çok pahalı ve de parıltılı" demiyor, sadece bu da değil, hayatının hiçbir alanında demiyor bunu belli. Ah be Somsak'ım George Clooney de "Up in the Air"de senin yaşam biçimini sırt çantasıyla anlatıp konferans veriyordu. Sonra tırstı ama. Havaalanında lök diye kaldı kodumun batılısı. Somsak'la bilet sırasına giriyoruz. Ben geçiyorum, onu durduruyorlar. Ulan adam Budist rahip, terörist olacak hali yok ya! Biraz sonra geliyor. Bussiness'de boş yer varmış. Oraya alıyorlar Somsak'ı. Helal olsun lan Emirates! Bu arada Somsak abi, bana 15 dakikalık bir meditasyon egzersizi gönderdi. Şu linke tıklıyoruz, mp3 halinde indiriyoruz. Kendi sesinden dinliyoruz abiyi ve meditasyonumuzu yapıyoruz.

Replikas 2

Bir dağ yankısı büyüyor içimde. Sayıların sayılamayacak kadar çok olduğu akışkan uzayda her an, tekrarsız saltanatını yaşıyor bizden habersiz. Ciddi bir ana rahmine dönme sendromu sızlıyor leğen kemiğimde.

BEN BAŞTAN BAŞLAMAK İSTİYORUM

Zaman sessiz ve derinden, diyalektik diyalektik bitiriyor işimizi. Ve hiç beklenmedik bir anda “herkesin elindeki kendine girsin" durumuyla başbaşa bırakıyor bizi: Ölüveriyoruz.

ARANIZDA AZRAİL'LE AYNI KÖYDEN OLAN VAR MI?

Galiba alt dudağım kanıyor. Yüzümün Mezopotamya ovası, en Güney Lübnan yerinden, hiç utanmadan kanıyor. Uykumda kanatmışımdır kendimi. Rüyamda kurtkadınlarla sevişirken, kurtkadınlar altımda en Asena hallerinde kıvranırken ısırmış, kanatmışımdır.

BİLMİYORUM.

Türk filmi replikleri ve içi boşaltılmış yengeç kabukları biriktiriyorum arşiv memuru hayatıma, ben olmasam bu hayatın kaydını kim tutacak ulan! Tam ortasına tükürmekle yetiniyorum içimdeki kunduz karanlığının.

BENİ HANGİNİZ AYA GÖNDERİR DURMUŞ BİR SAATİN ZEMBEREĞİYLE?

-Q- Klavyeye Övgü

Güneş batmıştı ve biz geride bıraktıklarıyla yetiniyorduk. Akşamın en güzel rengiydi geride kalan; ölüme en yakışan renkti. Alkolikler bu renkte asarlardı kendilerini. Ve belki otuz yıl sonra intihar manyağı birer alkolik olacak onaltı yaşında ergenler ilk dublelerini bu saatte içerlerdi. Şehrin arka sokağı uyanırdı, gece bekçileri, orospular, vampir sokak köpekleri, sabahçı taksiciler uyanırdı. Bir kamu kuruluşunda mesai dolduran saçlarını topuz yapmış İstanbul eve girer; hırsız, konsomatris, travesti İstanbul, ikinci sınıf sarı bir perukla çıkardı mesaiye.


Sokak ortasında öpüşmenin ve soyu tükenen konakların kuytu bahçelerinde dolunaya rağmen sevişmenin yasak olmadığı şehri sevdik biz. En şaraplı zamanlarımızda, kediler çöp kenarlarına atılmış düşükleri ve tamamlanmamış şiirleri yerken, cami duvarlarına işedik ecele inat. Parklardan sarı menekşeler çaldık rüyasının en tatlı yerinde menekşe kokuları alsın diye sevgilimiz. Hafız Burhan'ın hala Boğaz’da dalgalanan gazelini duyabilmek için “bir ki üç tıp" oynayan da bizdik. Orglu darbukalı çingene düğünlerinde imamın limonatasına votka koyup kucağına dansöz süren de...

Bu şehir hiç uyumaz. Gecenin göz kapakları kapanırken, bir lokma bir hırka için etrafı süzen derviş martıları sivil polis sanıp kovalayacak kadar sarhoş, fraksiyon yorgunu sosyalistler ağlamadan uyuyamayacakları yataklarına yalpalarlar. Ve milliyetçi- muhafazakar börekçiler, en emekçi halleriyle solurlar sabahın taze havasını. Orospular somurulmaktan morarmış memelerini kusar pencerelerden; erketeye yatmış tinerci çocuklar feyiz alıp otuz bir çekebilsinler diye. Kurutulmuş patlıcanlar gibi yan yana bağlanan vapurlarda sefer öncesi son rakılar içilir ve sardunyalara su verilir. İlk tren gelir Haydarpaşa'ya, yeni gecekondular, yeni işporta tezgahları ve minik mafyalar bırakır şehrin göbeğine.

Ve nazlı bir Hint dansözü gibi ağır aheste doğan güneş uyandırır güvercinleri; bir bebek ağlamasıyla yırtılır gündüz insanlarının yataklarının sessizliği. “Günaydın İstanbul" der radyolarda saf sunucular, çünkü bilmezler:

İstanbul hiç uyumaz. İstanbul bin ayrı şehirdir.

Bir öpücük versene...

Replikas

Kelimelerin düşük yaptığı karanlık sokak içlerinde sarhoşlar uyuklayan köpeklerin üstüne kusuyor. Gece yıldızlı ve uyuz Soyuzlar dört dönmede semada. Dolmabahçe sarayındaki bir çini sobadan kalkan toz tanesi Sivis Hoteli protesto eden bir yele takılıp Gümüşsuyu üzerinden uçarak alnıma konuyor.

"...şehrimin damları üzerinden ve Marmara denizinin dibinden geçip" bozkıra yayılıyor sesim; karla kaplı toprakta postal izleri buluyor. Bir de ay halindeyse gece, inceden, pedsiz, kanıyorsa; onca gürültünün ortasında bile Akdeniz'de uyuyan izmaritlerin sesini duyabiliyorum.

Düşüncelerimi toplayamıyorum, kollarım iki yana sarkmış, kendimi başaşağı asılarak cezalandırılan bir yarasa gibi hissediyorum. Ne anlamsız ceza, ne anlamsız cümle...

Hayat başlı başına bir Öner Seyfeddin tuzağı haline gelecek kendimi tutmasam. Yaşadığım her cümlede o kara saçlı topaç çocuk gibi ağlayacağım. Sahi nerede şimdi o çocuk?

Kabarmalar ve soğumalarla, dev bir nabız gibi atıyor kentsoylu bataklığı şehrin. Kuduz bir durum hasıl olmuş, bir koparma, parçalama telaşı tüm saat kulelerinde zamanın. Kasımpaşa'da rimelleri akmış bir gemi, Rus sevgilisinden hatıra bir jiletle bileklerini kesiyor Attila İlhan'a inat. Adı da fena halde Aysel.

Bense beklenmedik haberler bekliyorum tanımadığım avukatlardan:

"Mısır'da işportacılık yapan büyük büyük amcanız öldü, size babayı bıraktı."
Ya da
"Siz aslında gerçekten Japonmuşsunuz. Yani gözlerinizin çekikliği tamamen Japonluktan..."
Ya da
"Kaş açıklarında, Fenikelilerden kalma bir batıkta üzerinde isminiz yazan bir anafor bulundu. Ve içinden -görevlilerin yediklerini saymazsak- dörtbinyirmialtı tane yaprak sarması çıktı."

Ne bileyim ben "Yalnızlık bir tek allaha mahsus evladım" bile bana yeter. Kendimi daha iyi hissederim belki de.

Kısırlaştırılmış kedi tadında geçiriyorum bu ateist mart ayını. Burnumda keskin bir gribal enfeksiyon kokusu, kulaklarım kabalaşma eğiliminde; ve ben kıştan çıksa da göt donduran sazlıklarda Evin,İzmir ve Güzel Marmara içiyorum cüce ortaçağ zebanileriyle.

Garip bir Kudüsleşme var şehrin meteor İlminde: Hava açık ve bombalı. Boku bokuna ölümün rüzgarı 12-14 terör şiddetinde esiyor alışveriş merkezlerinde. “O bir melekti” cümlesinin ilk kez etiyle kemiğiyle gerçek bir insan için söylendiğini duyunca oturup darma duman ağlıyorum.

İşte böyle Ernest Abi. Ara sıra kabak tadı verse de, hayat inatla ihtiyar balıkçıyı oynuyor. Ölüm denen puşt köpekbalığıysa tenkenin kenarındaki kılıç balığından kalan kılçıklarla üçbin ayrı dişini karıştırıyor.

Selam olsun doğdukları yerde ölenlere

12 Mart 2010 Cuma

Eskiden Ben Serisine Devam

Bir zamanlar yazdıklarımı buldum, dedim intirnet ortamında da dursun ne olur ne olmaz. Aşağıdalar efenim.

Masal Masal İçinde

Zaman zaman içinde, saplar saman içinde, dedeler sazda, gençler namazda iken, pireler masal anlatır, develer uyurmuş, develer anlatır, pireler büyürmüş. Danalar ot yeyip kafayı bulurmuş. Bostancılar lahanaya tekme atarmış, lahanalar durmadan ağlarmış. Berberler kulak kesip burun biçer iken, tellallar grup kurup rock yapar iken, ben anamı beşiğinde babam ile iş üstünde basar iken, bazı belediyeler ağaç kesmez, bazı kediler vejetaryen imiş.

Casablanca Musikisi

Bir daha çal Sam. Tekrar çal. Bakma postallarımın parıldayan S.S.liğine. Beyaz smokinimiz vaadı da biz mi giymedik. Benim ruhum Rick be gülüm... Sen yeter ki çal.


Bir daha çal Sam. Tekrar çal. Dünyada onca meyhane, onca bar varken neden benim yüreğim... Onun için çaldın şimdi de benim için çal.


Bir daha çal Sam. Tekrar çal. İnceden bir taksim geç Casablanca makamından. Dünyanın en Arapsız Arap şehridir filmim. Değil mi ki bu filmin yıldızı benim, bana dumanlı bir rebet şarkısı çal.


Bir daha çal Sam. Tekrar çal. Single Barrel Maltla hadım ediyorum damıtamadığım acılarımı. Birlikte bir Paris görmese de gözlerimiz, adamakıllı bir İstanbul yaşamıştık ikimiz. Sen öldükten sonra yazılmış da olsa "One More Cup of Coffe"yi çal.


Bir daha çal Sam. Tekrar çal. Dudağımın son çeyreğinde erimekte sigaram. Humphrey gibi vuracağım başımı masalara. Geceyi emiyor sanki beynim. Galiba sarhoşum. Sakın bana sarhoş muamelesi yapma Sam. Adam gibi çal.


Gidemeyiz Sam, geç olsun. Martılar uyutmuyor ki beni. Bana ne işkembeciden. Ayılmak istediğimi kim söyledi? Otur o pazarlamacı çantası gibi piyanonun başına, döverim. Sen benim kardeşimsin Sam. Bir daha çal.


Beni bu hallere sen düşürdün ulan allahsız, ulan puşt! Ben sana o şarkıyı bir daha çalmayacaksın demedim mi?

Ali Çöp Topluyordu

Ali çöp topluyordu. Ali, çöp kamyonunun arkasına asılıp, bütün gece çöp topluyordu. Turuncu elbisesi ve şapkası vardı Ali'nin. Ali ve arkadaşları bütün gece çöp topluyordu. Ali'nin sırt çantası da vardı. Ali beğendiği çöpleri sırt çantasına toplardı. Bir gece Ali bir çöp tepesinin üstünde ay ışığını gördü. Ali'den başka kimse görmedi ay ışığını, Ali'nin gördüğü de zaten ay ışığı değildi. Ali bir kız görmüştü. Kız çöp tepesinin üstündeydi. Kız beline kadar çöpe gömülmüştü. Kızın üstünde bir battaniye vardı. Kız uyuyordu. Kız ağlıyordu. Kız uykusunda ağlıyordu. Ali, çöp kamyonundan indi. Çöp kamyonu Ali'yi bıraktı gitti. Ali, kızın yanına gitti. Ali kıza baktı. Ali kıza baktı. Ali, kızın üstündeki battaniyeyi çekti. Ali, kızın kollarının olmadığını gördü. Ali, kızın gövdesini çekti. Ali, kızın çöpe gömülmediğini gördü. Kızın göbeğinden aşağısı da yoktu. Kız uyanmıştı. Kız korkmuştu. Kız bağırmamıştı. Ali, kızın sesinin de olmadığını gördü. Kızın kolları yoktu. Kızın yarısı yoktu. Kızın sesi yoktu. Kız çok güzeldi. Kız çok ama çok güzeldi. Ali, kızı kucakladı. Ali, kızı sırt çantasına koydu. Ali, kızı evine götürdü. Ali'nin deniz kıyısında bir evi vardı. Ali'nin evi tahtaydı. Ali'nin evi naylondu. Ali'nin evi delikti. Ali'nin evi dışarısı kadar soğuktu. Ali sobasını yaktı. Ev ısındı. Ali'nin evi dışarısı kadar karanlıktı. Ali lambasını yaktı. Ev aydınlandı. Ali kıza baktı. Kız çok güzeldi. Kız çok kirliydi. Kızın saçları yapış yapıştı. Kızın yanağında domates çekirdekleri vardı. Kızın üstünde böcekler vardı. Ali sobanın üstüne bir tencere koydu. Tencerede su vardı. Su ısındı. Ali, kızı leğene koydu. Ali, kızı yıkadı. Kız hala ağlıyordu. Ali, kızın saçlarını Pril'le yıkadı. Ali, kızın sırtını Pril'le yıkadı. Ali, kızın yüzünü Pril'le yıkadı. Kız tertemiz oldu. Kız limon gibi koktu. Ali, kızı kuruladı. Kız üşüyordu. Ali, kızı yatağına yatırdı. Kız üşüyordu. Ali, kıza sarıldı. Kız ısındı. Ali de ısındı. Ali kıza baktı. Kız Ali'ye baktı. Kız çok güzeldi. Ali kızı öptü. Kız Ali'yi öptü. Ali pijamasını indirdi. Ali donunu indirdi. Durdu. Kızın altı yoktu ki. Ali kızdı. Ali çok kızdı. Ali bağırdı. Ali masayı devirdi. Ali leğeni devirdi. Kız çok korktu. Ama hiç ağlamadı. Ali, kızı yataktan kaldırdı. Ali, kızı havaya kaldırdı. Ali kızı salladı. Ali bağırdı. Oda limon koktu. Ali, kapıya bir tekme attı. Kapı açıldı. Ali dışarı çıktı. Ali kıza son kez baktı. Kız çok güzeldi. Ama kızın altı yoktu ki. Ali kızı denize fırlattı. Tüm gücüyle fırlattı. Kız suya düştü. Kız ağlamadı. Kız bağırmadı. Kızın sesi yoktu ki. Kız battı. Ali içeri girdi. Kapıyı kapattı. Kız dibe kadar indi. Kızın nefesi biterken, Tanrı kıza acıdı. Onu Venüs heykeli yaptı.


Kopuk


Dörtgündenberiyataktaydıkbalayıgibibişiyolmuştuartıkyedikiçtikse
viştikyedikiçtikseviştikaradaişemeyivesıçmayıdaunutmadıktabibend
edihiçbirerkeklebukadarsusdedimbi1iyorumbendehiçbirerkeklebukada
rikidakikaciddiolamazmısınyaadediolamamdedimelyazımkadariyitanım
ıştımvücudunusigarambittidedibenimkindeniçdedimseninkinisevmiyor
umçokyumuşakdedisertleştiririzanamdedimyuhhayvançokpissindedigül
erekevetdedimbazenöyleyimdirdörtgündenberiyataktaydıksevişmekmes
aihalinegelmiştisahiyaadedihadibenimişimyoksenindemiyokaslındabi
rbirimizihiçtanımyordukvebençalışıpçalışmadığımıunutmuştumaslınd
akimolduğumuunutmuştumfazlaboşalmakkafamıyapıyorduyoksaamaoçokgü
zeldiçokgüzelsindedimhadileeeeendediçokgüzelsindedimyagitbeüfffd
ediçokgüzelsindedimsustusadecesağoldediodatümkadınlargibiydisend
edinegaripbiradamsınnedendedimnebiliyimuyurkenhorluyorsundediell
erinfazlabüyükdedibirdekıllısındedialtımdainlerkenböyledemiyordu
namademekgeldiiçimdeniçimdekalmasındedimsöyledimbaşınıyastığagöm
dühaklısındedidörtgündenberiyataktaydıkkimbilirkaçıncıkezsevişti
kbildiğimizbütünyöntenıleribütünpoziyonlarıdenedikbukadarbilgi1i
olduğumuzaşaştıkikimizdehattayenibirpozisyonyaratıpismimizikoyma
yakararverdikbaşarısızolduktabisakallarınuzadıbatıyordedikıçınız
ımparaladımsırtınıkaşıdımayaklarınıöptümyataktançıkmadantelevizy
onseyrettikhergünbekledigimizbirotobüstutupaklımızdanyataktaonub
ekledikbeklerkenbirbirimizitanımıyormuşgibiyaptıkdışarıdanmartıl
arıaseslerigeliyordubeklediğimizotobüslerinseslerigeliyordukoştu
raninsanlarınayakseslerigeliyordukocabirorduoradanorayasavrulupd
uruyordedimevetdedibizdeonlarınyerinesevişiyoruzhayırdedimbenkim
seninyerinesevişmiyorumtamamenbağımsızımbendezatensporcununzekiç
evikveahlaklıolanınıseverimdediseniseviyorumdedimbirşedemedidört
gündenberiyataktaydıkbeşincigününsabahıkalktığımdaoyataktadeğild
i


Dub in Dubai

Sevgili Blog,


Sana bu satırları buz gibi bir İstanbul sabahından yazıyorum. Daha birkaç gün önce 35 derece sıcakta denize giriyordum .mına koyim! Ne işim var benim burda! Ben sıcak severim kardeşim! Neyse, yapacak bir şey yok. Döndüm bir kere. Bari döküleyim gördüklerimi, en azında kişisel tarihimize not düşmüş oluruz.

Olay şöyle gelişti. Bana gelmişlerdi. Gitmek istiyordum. Neresi olursa, fark etmezdi. Aklımdan ilk geçen ülke Hondurastı. Honduras’a gidecektim. Kardeşim bu kararımı duyunca iki senedir Tayland’a gitmek istediğini hatırlattı. Zaten Tayland’a gitmesi için ona kredi açacaktım. Niye ben de gelmiyordum ki. “Tamam lan!” dedim. Tayland olsun anasını satayım! Uçak biletini Emirates’ten alıp bir de aktarmayı 8 saatin üzerine çıkarınca araya bir gün de Dubai sıkıştırma şansı buldum. Süper! Kardeşime “Bana bak oralara kadar gidip Angkor Vat’ı görmezsem yakarım çıranı” diyerek Kamboçya’yı da ekleyince 15-16 günde üç ülkenin tadına bakmış oldum.

Dubai’den başlayayım. Ayşe Arman’a inanmayın. Dubai’ye gitmeyin. Dubai’de bir bok yok. Bir tek giderken uçağın penceresinden baktığımda gecenin karanlığında etrafını ışıldatan petrol kulelerin alevlerine uzun uzun baktım. Uçuk bir görüntü. Karanlık suyun içinde dört yanından gelecek köpekbalığı saldırısı korkusundan kafayı yemiş bir halde yüzerken görürsen o kuleleri, işte o zaman bir ihtimal kurtuldun demektir. Yukarıdan baktığında başka bir gezegendeymişsin hissi veriyor.

Dubai Havaalanı çok büyük, gereksiz büyük, yivli sütunları ve tavana yapıştırılmış parlak metalleriyle 20 bin kişilik bir Kocamustafapaşa Saadet Düğün Salonu. Aşiret düğünü yapacaksanız ideal. Pasaport kontrolü yapanlar arasında yüzü açık fekat diğer her yerleri siyah ve kapalı Arap ablalar çalışıyor. Memurlarda klasik Ortadoğu suratsızlığı ve amir/memur meselesinden kaynaklı yüzünüze bakmama hali mevcut. Havaalanı kocaman ama iki günlük geçici vize almak için girdiğimiz üç kuyrukta aşağı yukarı 200 kişi bekleşiyoruz, 4 tane memur var. Suratsızlık baki. Retina taraması yapıyorlar ki memlekete kimse abes şekillerde girip çıkmasın. Sonradan hatırlıyorum daha iki gün önce Mossad’ın buralarda çift kale maç yaptığını. İçimden görevliye “Dayı, İsraillilerin retinasını da aynı suratsızlıkla sen mi taradın?” diye sormak geliyor ama o zaman Dubai’ye girememe ya da girip bir daha çıkamama ihtimali var. Havaalanından çıkıyorum. Deniz tarafından gelen nefis bir nem ve sıcak hava dalgası yüzüme çarpıyor. “Anaa! Süper! Tayland’da bu kadar sıcak olsa bari!” diyorum. Ebemle daha sonra tanışacağımın farkında değilim henüz.

Havaalanından alınıp otellerimize yerleştiriyoruz. “8.30’da uyandırma, 9’da havaalanına otobüsünüz kalkıyor” diyor resepsiyondaki gülümseyen görevli. Elbette Arap değil. Sonradan öğreniyorum ki Dubai’nin %70’i Arap değil. Ağırlıklı olarak Hintli, Paki, Bangladeşli varmış. Sonrasında da Uzakdoğulular geliyor zannımca. Neyse efenim ben bu yukarıdaki uyandırma ve otobüs programını duyunca bir “gurk” oluyorum. Benim uçak gece 23.05’de çünkü. En azından bu gece uyuyabilecek bir yerim olduğunu düşünerek rahatlıyorum ve atıyorum kendi odaya. Öğlen 12.30’da uyanınca “ananıski!” halinde resepsiyona koşuyorum. “Valla billa beni uyandıran olmadı! Telefon çalmadı ki!” halindeyim. Resepsiyondaki başka bir çekik gene güleryüzle, mevzubahis uyandırmanın benim için geçerli olmadığını 9.oo’ın da aslında 21.oo olduğunu söyleyerek beni rahatlatıyor. Hemen atıyorum kendimi dışarı. 3.Dünyalı kardeşlerimle hemhal oluyorum. 500 dirhemi bayılıyorum Paki şoföre, Dubai turu yapıyorum. Sonradan anlıyorum fena halde kazıklandığımı. 200 lira veriyorum 4 saatlik tura kafama edeyim.

Yolda Paki abi bana Dubai’nin Birleşik Arap Emirlikleri’nin 7 emirlikten oluşan bir federasyon olduğunu. En zengin iki emirliğin Abu Dabi ve Dubai olduğunu, yıllar önce hepsinin Abu Dabi’de yaşadığını, çünkü suyun orada olduğunu, Abu Dabi emirinin bunlara yol verip “gidin kendi suyunuzu kendiniz bulun ulan” dediğini, diğer emirliklerin de çaresiz ülkenin çeşitli yörelerine dağıldığını filan anlatıyor. Son krizde Dubai’nin imdadına Abu Dabi emiri yetişmiş. 60 Milyar dolar vermiş Dubai’ye. Karşılıksız değil elbette. Eskiden Burj Dubai adıyla anılan gereksiz uzun binanın adını Burj Khalifa olarak değiştirtmiş önceliklen, yanlış anlaşılmasın, kendi adı. Metroyu ve polis gücünü de satın almış. Paranın 10 Milyar doları ise hibe, bir arkadaştan diğerine. Neden böyle arkadaşlarım yok benim?

Bu arada Petrolün babası Abu Dabi’de, Dubai’nin kuzeyinde yapılan araştırmalarda büyük bir yatak yakalandığı ve voliyi oradan vuracaklarını düşünüyorlar ama henüz tevatür sanıyorum. Abu Dabi’nin Dubai’nin gelişmesinden rahatsız olduğu, bu krizi de fırsat bilip kontrolü tekrar ele aldığını anlıyorum. Genelde mazlumun yanında olmak gibi bir alışkanlığım var ama kimse kusura bakmasın bu mazlumun yanında olamıycam. Böyle mazlum olmaz olsun!

Dünyanın en büyük alışveriş merkezi, en uzun binası, en uzun metro hattı, en büyük akvaryumu, en büyük alışveriş merkezi, en büyük yapay gölü vs. vs. vs. hep bunlardaymış. Dubai’yi sevmediğimi söyledim Paki şoförüme. Dev bir toplu konut projesi çünkü Dubai, şehir olan her yer yepyeni, yerlere bal dök yala, Bangladeşli kardeşlerim her gün on posta süpürüyor çünkü, her şey düzenli, sıfırdan planlanarak yapılmış çünkü, her yerden ve her şeyden bir yapaylık akıyor. Paki şoförüm “Dubai’de yapay olmayan iki şey var. Biri çöl, diğeri insanlar” dedi. Sokaklardaki palmiyeleri bile başka yerden getirip oraya yerleştiriyorlarmış.

Krizin Dubai’yi gerçekten vurduğunu trafikten anlıyormuşuz. Şehir merkezine yirmi-otuz kilometre uzaklıkta Dubai Marina adı verilen bir bölgeye götürdü beni. Otoyol, gayet de akışkan, krizden önce aynı yol gıdım gıdım gidiyormuş. Avrupalılar, özellikle İngilizler kriz sırasında arabalarını, araba dediysem Maseratilerini, Ferrarilerini filan, havaalanında bırakarak, evlerini filan taşımadan kaçmışlar memleketten. Şimdi hepsi kara listedeymiş. Ciddi bir spekülasyon dönmüş, bir koyup çok kısa sürede onyüzbin baloncuk almış abiler. (Ah Tonton ah! Hayatta olacaktın görecektin bunları…)

Başı açık, hafif göğüs dekolteli Arap spikerler sunuyor haberleri. Tahmin ettiğim gibi hiçbiri B.A.E kökenli değil, Suriye, Mısır, Lübnan vb. yerlerden gelen ablalara kapanma zorunluluğu getirilmemiş. Herkes aslında az çok olduğu gibi kabul ediliyor burada. Abartılı açık giyinmediği sürece kadınların dizüstü eteklerle askılılarla filan dolaşması anormal değil. Bir çeşit açık şehir yaratma girişimi sanki, herkes gelsin, herkesle iş yapalım, herkes para kazansın, biz de kazanalım. 50-60 katlı yüze yakın dev bina var, hepsi de süper lüks filan, fakat yarısından çoğu boş durumda, “dolacaklar mı sence?” diye soruyorum bizim şoföre. Gayet kendinden emin dolacaklarını söylüyor. İyi de niye? Yani çölle denizin birleştiği bir yerdeyiz sonuçta. Vergisizlik midir burayı bu kadar coşkun hale getiren? Hadi diyelim yatırımcı için en güzel koşullar oluşturuluyor. Devletin ya da daha doğrusu emir ailesinin bundan çıkarı ne?

Yol kenarlarında dikine kesilmiş silindir şeklinde bir takım yerler var. Etrafı siyah camla kaplı mekanlar bunlar. Ne olduğunu anlamam uzun sürdü ama çözdüm. Klimalı otobüs durağı yapmışlar. Otobüs yolcuları yazın 50-55 dereceyi bulan sıcakta kurutulmuş ete dönüşmesin diye yapılmış. Her coğrafya, her iklim kendi koşullarını dayatıyor ister istemez.

Otoyolun kenarında rahmetli emirin ve veliaht prensin dev boyutlu fotoğrafları var. Ayrıca şu andaki patronun fotosu da her devlet binasının üstünde uzaktan rahat rahat görülebilecek boyutlarda. Televizyonda kraliyet ailesinin fertlerinin o gün neler yaptığını rahatlıkla izleyebiliyorsunuz. Bahsettiğim dev alışveriş merkezine giden yolda klasik Amerikan arabaları sergisi vardı mesela. Dibim düştü diyebilirim. Hiç bu kadar çok klasik arabayı bir arada görmemiştim. Işıklarda durduğumuzda yanıma denk gelen Mustang Shelby’yi uzun uzun seyrettim. Kafamı çevirince yolun diğer tarafında Şeyh Mahdum’un büyük oğlunun sergiyi açtığını, etrafında da paso onu izlemekle görevli olan TV ekibinin dolandığını görüyorum.

Alışveriş merkezi hayyyyvannn gibi Cevahir yanında tekel bayi gibi kalıyor. Hayatımda ilk defa bir alışveriş merkezinin içinde kayboluyorum. Karnım aç, yemek yiyeceğim. Bir Lübnan lokantası görüyorum. Şık şıkıdık bir yer. Girip oturuyorum sigara içilen kısma, menü geliyor. Kebapların fotoğrafını çekiyorum dayanamayıp. Ne kadar enteresan Lübnan yemekleri öyle değil mi?



Kebaplardan vazgeçip kendimi Saj diye bir şeye vermeye karar veriyorum kendimi. Asyatik garsona Saj’ın ne olduğunu soruyorum, peynirli bir bok ama ne! Emmi anlatamıyor tam olarak. İçine konacak peyniri seçebiliyorsun, kaşkaval olur, labne olur, hellim olur. Tamam lan diyorum. Bana kaşkavallı bir tane getir, şansımı deniycem! Siparişi verdikten sonra kafama dank ediyor. Lan bu Saj, sac olmasın! Sac ekmeği olmasın bu, içine peynir konuyor… derken Asyatik şerefsiz önüme kaşarlı pideyi koymuyor mu! Dubai’de, dünyanın en büyük alışveriş merkezindeki Lübnan lokantasında kaşarlı pide yiyorum .mına koyim! Sonuç olarak kısa Dubai gezimin en güzel yanı dev akvaryumdaki balıkları seyretmekti.

9 Mart 2010 Salı

Dubai'de bir akvaryum


Ben zıpkın balıkçılığı yapan bir insanım. Fırsat buldukça yaz demem kış demem dalarım suya. Dubai'de böyle bir akvaryuma götürdüler beni. Allah canımı alsın bir saat boyunca ayrılamadım önünden. Ciğercinin önündeki kedi gibi yalandım durdum, salyalarım aktı, gelen geçen turist beni akvaryum delisi sandı. Halbuki içimden "Laaaağn! Laaaaaaağn!" naraları atıyordum. Sonra bir de şu aşağıdaki eşoleşek 10 cm yanımda durup, taşak geçercesine bana bakmasın mı! Kırıyordum camı yemin ederim!

8 Mart 2010 Pazartesi

Ekin Atalar'ın Yeni Kitabı Çıktı!


Özelde hatun kişiler, genelde özel ve tüzel tüm kişiler. Bayinizden ısrarla isteyiniz. Çok eğlenceli bir eser, filmini de görüciiz inşallah.

Geri Döndüm!

Uzun ve kafa açıcı bir tatilin arkasından geri döndüm! İlk işim blogu bir kere daha değiştirmek oldu. Anketimiz ne diyordu? Götüm gibi olmuş! Değiştir!

BEN OKUYUCUMUN SÖZÜNÜ DİNLERİM ARKADAŞ!

Tekrar Ugh! Gezdim gördüm, yakında paylaşıciim.