Ana içeriğe atla

Serbest Düşüş

Öncü Gençliğin "Aydınlık" sattığı bir günde girdim İstiklal'e. Midye ve simit satıyordu "Başka Gençlik". Zabıta kamyonunun arkasına atılmış kestane ocağından bir avuç kestane aldım; ne de olsa artık komün malıydı. Her akşam kestane, midye ve simit yiyen zabıta çocuklarını düşündüm. Şanslı piçler...

Kapalı bir tenis kortuna girmiştim bir keresinde. Arka arkaya iki kapısı vardı. Bir kapı kapanmadan öteki asla açılmıyordu. Açabilirsen kortun kapalı hale gelmesini sağlayan büyük balonu söndürebiliyordun. Bunu yapabilene ödül vermiyorlardı tabi. Olsa olsa azarlıyorlardı o akıllı kişiyi. Belki dünya da büyük bir tensi kortuydu ve kıyamet... Ürperdim, kovdum düşüncemi aklımdan "kışt" dedim.

Müthiş aylak bir gün geçirdim, çok zevkliydi tavsiye ederim. Hazırlanışı çok basit. Sabah uyanıyorsun ve hiçbir şey yapmıyorsun.

Bir kaç tane kitap sattım eskiciye, biraz param oldu, komik bir yazımın fotokopisini çektirdim. Bir kahvede oturup üç dört bardak çay içtim. Fotokopici fotokopimi takatukalarken yazımı okudu ve güldü. Çaycı ilk çayı tek şekerli içtiğimi görünce hep tek şekerli getirdi çayımı. Yaptığı işi önemseyen insanlara hep saygı duyarım.

Bilgisayarın başından yeni kalkmış Yippie'ler gördüm caddede. Dijital bir yorgunluk akıyordu gözlerinden. Onlarla aynı okullardan gelip de sürüden ayrılabildiğime sevindim. Kurt da kapmadı hani...

Galatasaray Lisesinin yanındaki telefon kulübelerinde sıra bekledim bir süre. Telefon etmek için değil, sadece benim keşfettiğimi düşündüğüm bir şeyi yeniden yaşamak için. Dünyanın dört bucağından gelen insanlar ayrı ayrı dillerde konuşuyorlardı ve içlerinde Türkçe yoktu gene. Ne zaman İstanbul'dan kaçmak istesem, hatta Türkiye'den, kendimi orada bulurum. Gözlerimi kapatıp kendimi B.M. Genel Kurulundaymış gibi düşlerim.

Kürt amcalar yanıbaşımda dolaylı küfürler ediyorlardı bu arada. "Ananın çocuğunu s.keyim" diyorlardı. Olasılıklara açık bırakıyorlardı küfürlerini ve başkasının anlamasını istemedikleri şeyleri Kürtçe söylüyorlardı. Bizse en fazla fısıldaşabiliyorduk.

Kakam gelince Mc Donalds'a gidiyorum. Amerikan sermayesinin içine sıçıyorum. Bu da benim protesto biçimim. Tuvaletlerin vatandaşlarım tarafından temizlendiğini biliyorum. Bu yüzden en büyük hedefim Amerika'da bir Mc Donalds'a sıçmak. Gerçi orada da bizimkilerden birinin tuvaletleri temizleme ihtimali yüksek ama...

Satrancın bir Pers oyunu olduğuna inanmıyorum. Biz Doğulular sessiz oyunlara alışık değiliz. Tavla bizimdir evet, okeyse daha kendisini çingenelerden aldığımızı itiraf edemediğimiz en sevgili üvey evladımız. Ama satrançtaki karışıklığı bir türlü çözemiyorum.


Çok paket sigara içtim bugün de. Bir nevi intihar olarak bakıyorum sigara olayına. "Gradual Suicide" adlı bir albüm çıkarmayı bile düşündüm bir ara. Grubumun adı da "Zibro Kamin" olacaktı. Navajo dilinde "Büyük Kibrit" anlamına geldiğine inanıyordum bu iki kelimenin. Akıllı bir girişimcinin gaz sobasına "Zibro Kamin" adını vermesi beni çok derinden yaraladı, vazgeçtim.

Samatya'da bir kilisenin bahçesinde çekim yapıyorduk. Uygun bir yer bulmak için dolanırken kilisenin arkasında bir imalathaneye rastladık. Mavi leğenlerin içinde uzun beyazımsı sicimler yıkıyorlardı. Ben kiliselerde yakılan uzun ince mumlardan yaptıklarını zannetmiştim. Meğersem sosis zarı olarak kullanılsın diye bağırsak temizliyorlarmış. Kendimi Fransa'da hayal ediverdim hemen. Nefis bir çayırda dolaşıyorum, yanımdan çırılçıplak güzeller koşarak geçiyorlar. (Bunu yazıya karşı gittikçe azalan dikkatini arttırmak için yaptım) Ama ben hiçbirine tenezzül etmiyorum.(Hiç beklemiyordun değil mi!) Neyse, uzakta ufak bir ahşap kilisenin avlusunda tahta leğenler içinde bir şeyler çiğneyen rahipler görüyorum. "Allaaah! Şarap" diyerek yanaşıyorum en alkolik-tanrı-misafiri tavrımla. "Bonjour Mes Seigneurs, qu'est-ce que vous faites?" (Selamınaleyküm ağalar. Naapıyorsunuz?) diye soruyorum. Rahiplerden biri küfrede küfrede çamaşır makinelerinin bozulduğunu, bu yüzden başrahibin boklu donlarını yıkamak zorunda kaldıklarını söyleyince hızla olay mahalinden uzaklaşıyorum.

Evimde kocaman bir fritöz var. Hani şu sanayi mutfaklarında kullanılanlardan. Onu boyayıp tek objelik bir sergi açmayı düşünüyordum. Yanına da bir defter koyacaktım, gezenler fikirlerini yazsınlar diye. Sergi bitiminde de, basın bulabilirsem bir açıklama yapacaktım. "Esas sanat ürünü bu kıçıkırık fritöz değil, yanıbaşımdaki defterdir" diye. Ressam arkadaşlara açtım bu konuyu. Çok güldüler. Ben de tabiatiyle kızdım onlara. Hadi len! Sizinkisi sanat da bizimkisi boru kurdu mu?

Benim hiç eltim olmadı. Yazıdan kazanacağım parayla kendime bir elti alacağım. Yardımlarınızı beklerim.

Yorumlar

Adsız dedi ki…
Gökhan Bey,
pek yoruma açık bir tarafları olmadığı için eski yazılarınızda yorumla olaya dalma ve durun yeni öğrendiğim bir kelimeyi kullanayım burada; geyikleme imkanı olmuyor ama yine büyük keyif alarak okuyorum. Dolayısıyla bir okuyucu olarak nabız vereyim istedim efem.
Gökhan dedi ki…
Müge hanım, sizin okumanız yeter efendim, sevgiyle kalınız :P

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Makinalaşmak İstiyorum" Şiiri Üzerine

Virgillius'un şu yazısını okuduktan sonra bir cevaba girişip yorum kısmına koyacak oldum. Fekat yorumun limitlerinin almayacağı bir yazıya dönüştüğü için yazacaklarım, buraya almaya uygun görmüş bulunmaktayım efenim. Üstat hazır sen yokken meydanı boş bulup atıp tutayım biraz. “Makinalaşmak İstiyorum” şiiri Nazım Hikmet'in şiirinin gelişme döneminde denediği Fütürist akım dahilindeki bir iki şiirinden birisidir. Fütürist akım İtalya'da Marinetti tarafından başlatılmış daha sonra özellikle Rusya'da faşizme olan açık desteği paranteze alınarak geçmişe dair herşeyi reddeden cesur tavrı öne çıkarılarak Mayakovski ve Hlebnikov tarafından uygulanmıştır. Mayakovski'nin şiirinin bu kadar sert, açık ve kavgacı olmasının sebebi şairin manyak bakan gözleriyle birlikte bu akımdır. Nazım Hikmet'in KUTV'da eğitim görürken okuduğu ve çarpıldığı bu şiir biçimine öykünerek yazdığı bir şiirdir “Makinalaşmak İstiyorum” Biçimsel olarak oldukça özel bir yer tutar Türk şii...

Çapkınım Hovardayım 38 yaşındayım

Adım Caput göbek adım Bahtiyar. 11'de yediğim Mc Donalds'dan sonra iki saat sızdım. Gecenin birinde uyandım . Artık sabaha kadar buradayım belli ki. İki saat sonra uyandım ve dedim: “38 yaşındayım” 38 yaşındayım ve artık hiçbir şey bana anormal gelmiyor. Bir film çektim daha vizyona çıkmadı. Bir kitap yazdım henüz basılmadı. Dünyayı dolaşıyordum yarım kaldı. Uçurumun kenarındayken sormuştum kendime: “Bu dünyadan ne bekliyorsun Caput?” diye. Üç cevap bulmuştum. Film çekmek, kitap yazmak ve dünyayı dolaşmak. Bir sene kadar önce blog yazmayı bıraktım. Yazmaktan, yani hayal kurmaktan yorulmuş bir adam olarak. “Yazmak için Yaşamak” beynime tohumlarını ektiğinden beri böyleydi bu. Yazmak, sürekli yazmak, bir yazar sürekli yazar. İyi amk bir yazar sürekli yazar da bir yazar arasıra da okunur ama… 38 yaşındayım ve hiçbir şey beni şaşırtmıyor. İri cüsseli bir adamım, Balzac kadar çok yerim ama onun kadar iyi yazamam. Günde iki paket sigara içerim. Vücudum “yapma bunları bana” d...

Mahur Beste

Fizy'den Mahur Beste'yi dinlerken aklıma geldi de, benim hiç Müjgan diye arkadaşım olmadı. İçinde J harfi olan isimlere ayrı bir sevgim, saygım vardır zaten ama Müjgan'ın yeri ayrı. Aranızda hiç Müjgan var mı? Arkadaş olsak onunla. Mahur beste çalınca ağlaşsak karşılıklı? İçinde J geçen başka hangi isimler var bu arada? Jale, Jülide, Müjde (Janset Jülyet onları saymıyorum) Nejat var erkeklerden. Başka aklıma gelmedi, var mı bilen hatırlayan? edit: Burju SıdqıSıyrıque'dan Tijen ve Nejdet geldiler efenim Ojuz'da Ojuz'un nesi kötü annamıyorum ki diyerek katıldılar :) edit 2: Baskıyı durdurun! Ceren'den çok önemli bir ekleme geldi! Ajda! Bu nasıl unutulur, nasıl ilk akla gelenlerden olmaz! Halbuki en çok duyduğumuz J'li isimdir herhalde kendileri. Bravo Ceren. edit 3: Akşam baskısına girin! JoA'dan Tanju geldi. Var mı başka arttıran? edit 4: İhale JoA'da kalmak üzere. Tanju, Ejder ve Ajdar'la fırtına gibi bir giriş yaptı JoA. Jidden...